Yasemin Schreiber-Pekin

Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…

Dr. med. Yasemin Schreiber-Pekin

Kadın Doǧum Uzmanı, Psikoterapist

[email protected]

www.praxis-schreiber.ch

 

Ağustos ayının son günlerini Bodrum’da arkadaşımızın evinde misafir olarak geçirdik. Tepelerdeki çamlar yangından kavrulmuştu. Alevler ağaçları yalamış, rengarenk begonviller arasında kesmeşeker misali evlere sıçramasına kıl payı kala sönmüş. Yaşam akışına devam ediyor. Denize karşı bir park bankında, yüzünde Akdeniz kadar büyük bir tebessümle Halikarnas Balıkçısı oturuyor. “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…” diyor besbelli.“Merhaba, rahat edin. Benden size kötülük gelmez demektir,” sözleriyle anlatıyor çok sevdiği merhabayı. Dayanamayıp yanına oturdum hemen Balıkçı’nın.

Cevat Şakir Kabaağaçlı, bilinen adıyla Halikarnas Balıkçısı, 1890’da, Girit’te bir konakta diyor dünyaya ilk merhabasını. Sadrazam amcası Cevat’ın ve devlet adamı babası Șakir’in ismini koyuyorlar çocuğa. Ressamların, Türkiye’nin ilk kadın seramikçisinin, tiyatro oyuncularının olduğu bir aile Kabaağaçlızadeler.

Cevat Șakir, 25 yıl yaşamış Bodrum’da. Çeşitli mesleklerinin arasında rehberlik de var. Dönemin Fransa Devlet Başkanı, “Halikarnas Balıkçısı bana ne zaman rehberlik yapabilecekse, Türkiye’ye o zaman gelmek isterim,” diyor, Belçika Turizm Bakanı ise kendisine,“Çağdaş Homeros,” diye hitap ediyor. Ben de inişli çıkışlı sokakları gezerken, yanıbaşımda Halikarnas Balıkçısı’nı hayal ettim.

Balıkçılar çarşısında daktilosunu önündeki ufak bir masaya koymuş bir beyefendiye rastladık bir gün. Arkasındaki tabelada, Arzıhalci” yazılı. Adliyeden emekli olmadan önce sonsuz tecrübesiyle nice genç hakimlere, savcılara destek vermiş, şimdi de dilekçe yazıyormuş. Aslında daktilo süs,” diyor muzipçe, şeridi yıllar önce kalkmış piyasadan, herkes gibi o da bilgisayar kullanıyormuş.

Başka bir gün, turistlerin yoğun olduğu Cumhuriyet Caddesi’nde, gümüş boyalı giysiler içinde bir kadın sanatçı, kucağında oyuncak bebek, ayağında kalın bir zincir, pandomim yapıyordu. Yerdeki yazılar hergün Türkiye’de öldürülen kadın sayısını anlatıyordu. O denli etkileyiciydi ki gösteri, tüylerimiz diken diken oldu, gözlerimiz yaşardı. Hemen yanı başında bir düdük satıcısı. Adam, boyna düdüğünden tuhaf sesler çıkarıyor ve sanatçıyı seyretmek için yolu tıkayıp, düdük satışını engelleyenlere söyleniyordu.

Küçük Cevat’ı ele avuca sığmayan bir çocuk olarak düşünün. Büyükada’da Şakirpaşa Köşkü’nün duvarlarına resimler çizen, kütüphanelerden çıkmak bilmiyen cinsten, zehir gibi akıllı. Robert Koleji’nde okurken karikatür çiziyor, çeviriler yapıyor, hikâyeler yazıyor. Denizci olma hayalleri varken babasının ısrarıyla Oxford Üniversitesi’nde Tarih okuyor. İyi ki de ısrar etmiş. Özgürlük ve uygarlık düşünceleriyle tanışıyor, Thales, Sokrates, Homeros, Diyojen gibi düşünürler onun hocaları oluyor Oxford’da. Anadolu’da kurulmuş uygarlıkların Yunanistan’da değil Anadolu’da başladığını anlıyor ve Anadolu’nun, sahip çıkılması gereken bir değer olduğunu benimseyen “Mavi Anadoluculuk” düşüncesine imzasını atıyor. “Akdeniz‘deki kıyılar Avrupa, Asya, Afrika değildir. Akdeniz‘dir! Akdeniz suları gibi akıcı ve masmavi bir insanoğlu tarihidir. Bundan dolayı “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz‘dir!” sözleri askerce bir emirden öte derin bir anlam taşır.”

İtalya’da yaşıyor bir süre, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi alıyor. Ülkeye döndüğünde 21 yaşında Cevat Șakir. Kendini gazeteciliğe veriyor, karikatür, çizgi roman, dergi kapakları düzenliyor, öyküler yazıyor. Bu arada elçilikten istifa edip Afyon’daki çiftliğinde yaşayan babasıyla tartışmaları sıklaşıyor. Ta ki faciayla sonuçlanan geceye kadar.

Şakir Paşa bir gün çiftlik evinde, elindeki silahı başına dayamış şekilde ölüyor. Cevat Şakir, babasını öldürmek ve buna intihar süsü vermek iddiası ile 14 yıla mahkûm oluyor. 7 yıl  hapis hayatından sonra verem hastalığına yakalanması nedeniyle affa uğruyor. Yeniden mesleğine dönen Cevat, takma adlar altında yazmaya, çizmeye devam ediyor.

Yıl 1925. Asker kaçağı dört köylünün son günlerini anlattığı “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler” başlıklı öyküsü yayımlanıyor Zekeriya Sertel’in dergisinde. Kendilerini aniden Askeri Cezaevinde, ardından mahkemede buluyor, idama mahkum edilme korkusu içinde hükmü bekliyorlar. O anda hissettiklerini, sabırlık ve tarla kuşu benzetmesiyle dile getiriyor. Cevat, tüm ömrünü ve canını bir tek çiçeğe veren sabırlıktır; Zekeriya ise, güzel sesiyle sürekli ötsün diye kızgın iğnelerle gözleri kör edilen tarla kuşu. Zekeriya Sinop’a, Cevat da,  Bodrum denen, adı ebedi karanlık çağrışımı yaptıran bir yere sürülüyor sonunda. Aylar süren bir yolculuktan sonra, Bodrum’un masmavi bir cennet olduğunu gördüğünde, hıçkıra hıçkıra ağlayarak yere yıkılıyor. “Güzel dünyanın kumlarını yosunlarını çakıllarını sanki inci pırlantaymış gibi yüzüme gözüme sürdüm,” diyor. Sanki senelerce Bodrum Cevat’ı, Cevat Bodrum’u beklemiş gibidir. En güzel öykülerini yazıyor burada. Bundan sonrası Bodrum’um nasıl Bodrum olduğunun hikayesi.“Burası engin göklerin memleketidir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına burada nur içinde yaşanır,” sözleriyle dile getiriyor sevgisini.

Yatağan isimli teknesiyle koyları keşfediyor, karşılaştığı insanları, adaları, tarihi, doğayı, hayvanları öyle bir anlatışı var ki, okurken sürüklenip gidiyorsunuz bir renk cümbüşünde.  Anadolu görüşüne dair açtığı pencere gitgide daha çok aydınlanıyor. Eski ve yeni Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İspanyolca dillerini konuşuyor.

Türkiye’yi greyfurt ile tanıştıran Cevat Șakir’dir. Bodrum Belediye Parkı’nda bahçıvan olarak çalışırken, gittiği yerlerden topladığı tohum ve fideleri ekiyor toprağa. Kaktüs, mimoza, amber, begonvil, okaliptüs, palmiye, fıstık ağaçları, hurma, portakal, mandalina, yasemin; hepsi yetişiyor Bodrum topraklarında.

Bir akşam deniz kenarında yemek yerken, elindeki kovayla yorgun argın bir süt mısır satıcısı geçti yanımızdan. Bir önceki gün, İzmir’de aşçılık ve şef garsonluk yaptıktan sonra, Korona krizinden vurulup, işinden olduğunu anlatmasına kulak misafiri olmuştum. Derken, kıpkırmızı bir dolunay doğdu tepelerin arkasından. Sanki ısmarlanmış gibi. Ben sanırım ayın doğuşunu hiç böyle bilinçli görmemiştim şimdiye kadar, hem de böylesine büyüleyicisini. “Merhaba,” deyip yakamoz ışığında bir şahane bir sahne yarattı bize ay.

1973 yılının bir sonbahar günü Halikarnas Balıkçısı’nı kaybediyor dünya. Cenazesini omuzlarında taşımak için akın akın geliyor insanlar, arzusu üzerine sade bir mezara yatırıyor, başına da kocaman bir kaya koyuyorlar. Balıkçı’nın son sözleri de “Merhaba” oluyor. “Açın, açın pencereleri, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya. Merhabaaa…”

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı