Ayhan Demirden

Ayin filmleri: The Hateful Eight, The Danish Girl (Danimarkalı Kız) ve Heidi

Ayhan Demirden-www.haberpodium.ch,derya ozgul, www.haberpodium.ch,isvicre'de is kurma, isvicre'de evlenme, Isvicre'e oturum hakki, isvicre'de iltica, isvicre egitim sistemi, www.haberpodium.ch. İsviçre gündemi, haberpodium, isvicre vatandasligi, isvicre haberleri, isvicre gezi rehberi, isvicre'de nereler gezilir, isvicre'de corona virus

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

[email protected]

 

 

 

The Hateful Eight

Quentin Tarantino’nun yeni filmi bir sürü aksaklıkla başlamıştı, önce senaryosu çalınmış ve internette yayımlanmıştı, Tarantino Filmi çekmekten vazgeçmişti derken nihayet Film gösterime sunuldu. Bu sekizinci filmiyle Tarantino Western serisini kapatıyor. Önceki Filmi Zincirsiz gibi başrolde yine Samuel L. Jackson var, ama bu film daha ziyade bir ensemble filmi. Yani bütün oyuncu kadrosu rolleri ile filme çok şey katıyor. Amerikan iç savaşının ardından henüz çok zaman geçmemiştir. İlk açılış sahnesinde karlar altında Wyoming’de çarmıha gerilmiş İsa figürünün olduğu bir mezarın arkasından bir posta arabasının geldiğini görürüz. Bu bile bize birazdan şiddet dolu bir serüvene hazır olmamızı fısıldar. Posta arabasında yörenin ünlü celladının (Kurt Russell) esir aldığı Daisy (Jennifer Jason Leigh)bulunmaktadır ve Red Rock kasabasına doğru gitmektedirler. Marquis Warren (Samuel L. Jackson) ve Chris Mannix (Walton Goggins) te arabaya binerler zira kar fırtınası yaklaşmaktadır.

Kar fırtınasından korunmak için sığındıkları Minnie’nin yerinde sadece sıcak kahve değil daha önceden oraya gelmiş ve kahramanlarımızı hiçte hoş karşılamayan Red Rock un celladı Oswaldo Mobray (Tim Roth) ve arkadaşları beklemektedir. Bu rolde Tim Roth’un Christoph Waltz (Zincirsiz) den çok etkilendiğini görüyoruz. Minnie’nin yerine kadar yolda geçen film Minnie’nin yerinde adeta bir teatral gösteriye dönüşürken, oyunculara alabildiğine yeteneklerini gösterebilecekleri bir platform sunuyor. Her zamanki gibi uzun bazen anlamsız alaycı diyaloglar eşliğinde gerçeküstü bir şiddetin sergilendiği resimlerin ardında Tarantino yine Irkçılık üzerine eleştirilerini dile getiriyor. Film müzikleri de eski italo westernlerden tanıdığımız Ennio Marricone’ den. Kaçırmayın derim.

 

The Danish Girl (Danimarkalı Kız)

Gerçek bir hikayeden yola çıkan film 1920’li yıllarda Kopenhag’da yaşayan sanatçılar Lili Elbe (Eddie Redmayne)  erkek olarak  Einar Wegener ve karısı Gerda (Alicia Wikander)’nın hareketli yaşamlarını konu alıyor. Ressam olan Gerda, bir sürü başarısız girişimin ardından kocasından kadın bir model gibi poz vermesini istediğinde, kocasının bu istemle birlikte eski eğilimlerinin tekrar ateşlendiğinin farkına varır. Ancak artık çok geçtir. Resimler ve portrelerde geniş bir ilgili çevre tarafından merakla izlenmektedir. Gerda sonunda ilham perisini bulmuş olmanın mutluluğu ile kocasını bir erkek olarak kaybetmenin arasında gidip gelirken, Einar ise artık sadece Lili olmak istemektedir ve bu istem o yıllarda bir sürü rizikoyu beraberinde getirir.

Toplumun dışlaması ve Tıb biliminin yetersizliği bu sanatçı ailenin mücadelesini zora sokar ama bazen sadece yol açmak için yaratılmış olduğunuzu sezersiniz ve sanatçı olmak bu duyarlılığa yakın bir olgudur. Oscar ödüllü yönetmen Tom Hooper (The King’s speech, les Miserables) ın yine Oscar ödüllü Eddie Redmayne ve Ex Machine den tanıdığımız Alicia Wikander ile gerçekleştirdiği filmi izleyin derim. Bu film aynı zamanda büyük bir mücadeleye,  Gerda’nın toleransına ve Lili’nin cesaretine adanmış.

 

Heidi

8 Çizgi film ve animasyon 5 Televizyon dizisi ve 11 sinema filmine kaynaklık eden eseri Johanna Spyri 1880-1881 yıllarında kaleme almış. Heidi İsviçre’nin ulusal efsanesi haline gelmiş bir eser. Doğal olarak üzerinde ne kadar tartışma olsa da İsviçre’nin medar-ı iftiharı. Filmin yönetmeni Alain Gsponer 500 çocuk arasından Heidi rolü için Anuk Steffen ve keçi çobanı Peter rolü için Quirin Agrippa’yı seçmiş. Büyükbaba rolünde ise büyük bir aktör var, Bruno Ganz… Hitler rolünden ötürü bir sürü haklı eleştiriye maruz kalan aktör Heidi’deki büyükbaba rolünün yanına yaklaşılmaz, kendi başına buyruk karekteri için biçilemez bir kaftan olduğunu ispatlıyor. Öyküyü hala bilmeyenler varsa kısaca anlatalım.

Heidi’nin teyzesi Dete öksüz kalmış Heidi’yi Alp’lerde yalnız yaşayan büyükbabasına bırakır. Önce kendi başına yaşamaya alışmış, hakkında birilerini öldürmüş olabileceği söylentisi de olan Büyükbaba Heidi’ye mesafeli davransa da zamanla Alpleri ilk gördüğünden itibaren büyülenmiş olan Heidi’nin saçmış olduğu pozitif enerjiye ilgisiz kalamaz. Heidi keçi çobanı Peter ile arkadaş olur ve onunla birlikte dağlara çobanlık yapmaya çıkar. Heidi’nin mutluluğu uzun sürmez, zira teyzesi onu Frankfurt’ta hasta Klara’ya oyun arkadaşı olabilmesi için götürür.

Bu yeni filmde rejisör Gsponer bir sürü kitchten uzak kalarak bir “anavatan” filmi çekilebileceğini göstermeye çalışıyor. Dogmatik olmadan, milliyetçi olmadan da hikayeyi anlatılabileceğini ispatlıyor. Tabii ki en büyük oyuncu yine Alp’ler. Bu muazzam güzelliği ve hepimizi büyüleyen esrarlı havasıyla, ama aynı zamanda yaşamanın hiç kolay olmadığı; fakirliğin, diz boyu çamurların, ekmek yiyemeyen ninelerin olduğu bir yer burası. Birkaç klişeden daha kaçınabilmek mümkün olsaydı eğer çocuk bakıcısı Fräulein Rottenmeyer’in anlamsız kötülüğü vs. Gibi muhafazakârlığın, doğanın muhafazasını kendine görev aldığında hayatımız için çok önemli bir rolü olabileceğini belki görebilecektik.

Bu filmi yediden yetmişe herkese öneriyorum hem çocuklarınızla güzel vakit geçirir hem de İsviçre’nin ulusal efsanesini öğrenmiş olursunuz.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı