Ayhan Demirden

Ayın filmleri: Maggie’s Plan ve Toni Erdmann

Ayhan Demirden-www.haberpodium.ch,derya ozgul, www.haberpodium.ch,isvicre'de is kurma, isvicre'de evlenme, Isvicre'e oturum hakki, isvicre'de iltica, isvicre egitim sistemi, www.haberpodium.ch. İsviçre gündemi, haberpodium, isvicre vatandasligi, isvicre haberleri, isvicre gezi rehberi, isvicre'de nereler gezilir, isvicre'de corona virus

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

[email protected]

 

 

 

 

Maggie’s Plan

Berlin Film Festivali’nde ve Sundance Film Festivali’nde ilk kez izleyici karşısına çıkan Maggie’s Plan, Romantik komedi genre’si içinde bir film gibi başlıyor. Fakat daha ilk dakikalarda sadece bunun  içine hapsedemeyeceğiniz bir film olduğunu da hissediyorsunuz. Ünlü yazar Arthur Miller’in kızı Rebecca Miller tarafından yönetilen bu film, birçok sahnesi ve diyaloğu ile Woody Allen’ın “Manhatten” ve “Annie Hall” gibi eski filmlerini anımsatıyor.

Film, New York’ta yaşayan entellektüellerin yaşamından bir kesit sunarken; entellektüellerin nasıl sadece kendileri ile ilgili egosentrik olabildiklerini, ama yine de sürekli değişse de kendi içlerinde bir yaşam filozofisi ve etiği taşıdıklarını, bunun zaman zaman hayatın gerçekleri karşısında nasıl da onları zavallı duruma düşürdüğünü gözlemlememizi sağlıyor.

Maggie (Greta Gerwig), 30’lu yaşlarında artık anne olmak için kendini hazır hisseden, üniversitede güzel sanat mezunlarının projelerini iş çevrelerine tanıtan bir genç kadındır. Şimdiye kadar kurduğu ilişkiler ancak 6 ay dayandığı için, daha kolej yıllarından tanıdığı bir erkek arkadaşının spermalarıyla, suni döllenme yoluyla anne olmayı planlamaktadır. Hayatın, aşk söz konusu olduğunda tabii ki ayrı bir gidişi vardır. Tam planlarını gerçekleştireceği sırada karşısına Üniversitede öğretim görevlisi olan John (Ethan Hawke) çıkar. Geçici bir ilişki olmasını beklediğimiz –zira John evli ve 2 çocuklu bir adamdır – bu aşk sonunda, John karısı Georgette’den ayrılacak ve Maggie’nin dünya güzeli bir kızı olacaktır.

Film üç yıl sonrasına atlama yaptığında, Maggie’nin bu ilişkiden çok memnun olmadığını, John’un eski karısına dönmesinin daha uygun olduğu gibi yeni planlarını gerçekleştirmekle meşgulken görürüz.

Greta Gerwig,  Maggie rolünde İndie akımının kraliçesi olarak yine pırlanta gibi parıldıyor. Karşısında Georgette’ i  neredeyse karikatürleştirme sınırlarında oynayan Oscar ödüllü bir Julianne Moore var. Ethan Hawke artık neredeyse  alıştığımız  büyümemiş erkek rolüyle bir kez daha bizi büyülüyorlar.  Shakespeare’den  filozof Zizek’e kadar birçok alıntının yapıldığı bu film sadece entellektüellere hitap etmiyor. Hayatın sürprizlerini çok samimi ve komik bir dille anlatan bu film, yıllar sonra Woody Allen’a ciddi bir rakip çıktığının da habercisi.

Okuyucularımıza bu filmi kesinlikle kaçırmamalarını tavsiye ederim.

 

Toni Erdmann

7 yıllık bir aradan sonra Cannes’da yarışmalı bölümde ilk kez bir Alman filmine yer verilmesi bile sansasyon için yeterliydi. Filmin yönetmeni Maren Ade, ele aldığı konuları tavizsiz ve bir kuyumcu titizliliğiyle ileriye taşımasıyla, cesareti ile tanınan bir yönetmendi zaten. Ama bu eseri ile çok uzun yıllar Alman sinemasının neredeyse unuttuğu bir şeyi, enternasyonal bir temayı tam zamanında işlemek  Maren Ade’ye nasip oldu.

Cannes’dan büyük ödülle değil ama seyirci ve eleştirmen ödülü Fibresci ile dönen Toni Erdmann, aynı zamanda bir oyunculuk ziyafeti de verdi. Zürich tiyatrosundan tanıdığımız Sandra Hüller, Ines rolüyle, Peter Simonischek Wilfried, Toni Erdmann rolü ile harika bir düet’in tanığı yapıyorlar bizleri.

Eski 68’li müzik öğretmeni Wilfried, kötü şakalara olan düşkünlüğüyle ün yapmıştır. Eski karısında bir partiye davetlidir. Kızının zamansız doğum günü partisi olduğundan habersiz, ceset makyajlı olarak partiye katılır. Zira öncesinde ayrılan bir öğretmen arkadaşları için, öğrencileri ile veda partisinde, “sen gidersen ölürüz” temalı bir şarkıyı bu tür bir makyaj ile seslendirmişlerdir. Kızının telefon ile çok meşgul görünmesi, kendisi için verilen partide bile sözde iş arkadaşları ile konuşması, anne ve babaya artık kızları ile iletişimlerini yitirdiklerini hissettirmektedir. Babasına sanki bir iş arkadaşına sarılır gibi sarılan İnes, Bükreş’te Marrison firmasında menajer olarak çalışmaktadır.

Tek dostu köpeğini kaybeden Winfried kızını ziyarete Romanya’ya gider. Eski 68’ liler olarak çocuklarını özgür bırakan bu jenerasyonun fark ettiği bir şey vardır; çocuklar konformist olmuş ve olayların peşinden sürüklenmektedirler. Turbo kapitalizm bütün kolları ile hayatları kuşatmış, çıkacak küçük bir delik bile bırakmamıştır. Petrol firmasını rekabete uygun hale getirip satmak, ve bu arada da efektif olmayan çalışanların işlerine son vermek Ines’in asli görevidir.

Bu iş yaşamında başarılı olabilmek için kendine bir zırh ören İnes, kokain, seks ve lüks harcamalardan oluşan bu dünyada acaba mutlu mudur? Soruyu yönelten baba Winfried’e İnes’in yanıtı boğazımızda düğümlenir adeta; Mutluluk büyük bir kavram, bunun biraz daha küçüğünü konuşamaz mıyız?

Kızı ile normal yollardan iletişime geçmenin mümkün olmadığını gören Winfried, kötü bir peruk, kazma takma dişler ile Toni Erdmann olarak kızının çevresine hızlı bir giriş yapar. Önce babasının bu davranışını son derece rahatsız edici bulan İnes zamanla bu oyuna kendisini de katar. Maskelerin çok önemli olduğu bu dünyada gerçekler sadece rahatsız etmektedir. Önemli olan ‘Performans’dır. Müşteri senin sunduğun çözümü sanki kendi bulmuş gibi keşfetmelidir.

Toni Erdmann, yaşam koçu Almanya elçisi gibi olmayan etiketler ile bu iş yaşamında bazen profesyonel yöneticilerin ulaşamayacağı başarıları da garip bir şekilde elde etmektedir. İnes’in sonunda babasının eşliğinde küçükken yaptığı gibi fütursuzca şarkı söyleyebilmesi, zırhın artık delindiğini, insani ilişkilerin baba ve kız arasında tekrar mümkün olduğunu gösterir bize.

Kendi ekibi için verdiği partide iş arkadaşlarını çıplak karşılayan İnes artık bütün zırhlarından soyunmuş mudur? Burada son sahnelerini anlatmayı tercih etmediğimiz film, dışarıdan görünen başarılı hayatların kendi içinde başka türlü yaşandığını nerdeyse hepimize gösteriyor.

Son yılların gerçekten suya sabuna dokunmaz Alman sinemasını sarsan bu filmi mutlaka izleyin, kaçırmayın derim.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı