www.haberpodium.ch

Romanları 30 dilde yayımlanan Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk“ isimli romanı, Klett-Cotta yayınevi tarafından “Unruhe“ ismi ile Almanca yayınlandı. Sanatçı-Yazar Zülfü Livaneli, kitabının Almanca yayınlanması vesilesi ile, Zürich’te bulunan Kaufleuten Kultur’da okuyucuları ile bir araya geldi. Etkinlik dahilinde yazarın kitabından okumalar yapılırken, Livaneli severler keyifli bir akşam geçirdiler.

HaberPodium olarak, bu okuma etkinliği öncesinde Zülfü Livaneli ile çalışmaları üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

www.haberpodium.ch

İsviçre’ye ilk gelişinizi hatırlıyor musunuz? Buraya dair gözlemlerinizi alalım ilk olarak.

İlk 1974 yılında gelmiştim buraya. Tunç Okan’ın Otobüs isimli filmi için gelip film müziklerine dair kayıtlar yapmıştım. Daha sonrasından konserler ve okumalar için geliş gidişlerim çok oldu. İsviçre çok ilginç ve güzel bir yer. Hoşuma gidiyor burası. Dağları, yaşam tarzı, sosyal ve siyasal dokusu çok farklı. Ayrıca tarihimizde önemli bir yeri var bu ülkenin. Sevr, Lozan, Montrö gibi anlaşmaların yapıldığı yer burası. Bu şehirleri gezmiştim.

Müzisyen, besteci, yazar, yönetmen, gazeteci, köşe yazarı ve politikacı olarak çalışmalar yürüttünüz. Zülfü Livaneli deyince akla hep müzik geliyor. Ancak müziği bıraktınız ve ağırlıklı olarak edebiyata yöneldiniz. Neden edebiyat?

Aslında çocukluktan itibaren edebiyata ilgim vardı hep ve okuyarak kendimi edebiyatçı olarak yetiştirdim. Müzikle de uğraşıyorum ama o biraz tesadüfi gelişti. Biliyorsunuz 12 Mart dönemi askeri bir dönemdi. O zaman beni ve arkadaşlarımı da hapsettiler. Uğur Mumcu, Altan Öymen, Erdal Öz ile beraberdik. Sonra Deniz Gezmiş gibi bazı arkadaşlarımızı idam ettiler. Onların ağıtlarını müziğe dönüştürdüm. Sonra da yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Yurt dışında o ağıtları; yaşananlar tarihe geçsin, yapılanlar unutulmasın diye kaydettim ve bir albüm haline getirdim. Sonrasında bu albüm çok beğenildi. Ardından bir albüm daha yaptım ve arkası gelmeye başladı. Derken, müzikte önlenemez bir gelişme oldu. Öyle başlamıştık müziğe. Ancak bu arada da yazıyordum hep. İlk kitabımı 1978’de çıkardım ve o tarihten bu yana da çıkıyor kitaplarım. Son tönende müzik o kadar öne geçen birşey oldu ki, bütün kitleleri sardı adeta. Haliyle de kitaplar biraz geri planda kaldı. Müziği bırakmadım ama sahneye çıkmayı bıraktım. Bestelerimi farklı insanlar söylüyor artık. Aslında aynı şey sayılır. Prizmanın değişik yönleri gibi, kendinizi şöyle ya da böylece ifade ediyorsunuz. Müziği olduğu kadar edebiyatı, yazdıklarımızı da takip ediyor insanlar. Bu önemli birşey. Türkiye’de gerçekten çok büyük bir dinleyici ve okuyucu kitlesi var. Batılı yayıncılarımı şaşırtacak kadar büyük hem de.

www.haberpodium.ch“Benim sevdiğim kitaplardan biri oldu bu.“

Onlarca kitaba imza attınız. Son olarak Huzursuzluk isimli kitabınız Almanca’ya çevrildi. Bu  yapıtın ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misiniz biraz? Sizi bu kitabı yazmaya zorlayan  şey ne oldu?

İnsanın kafasında her yazar gibi değişik konular oluyor. O konuları yıllarca kafanızda taşıyorsunuz. Hem de üzen bir süre… Sonra da bunlardan bir tanesi öne çıkıyor ve kendini yazdırmaya çalışıyor. Ben hem Ezidileri hem Suriye’de yaşananları hem de Mardin atmosferini anlatmak istiyordum zaten. Sonunda yazma fırsatı buldum. İyiki de yazmışım. Benim sevdiğim kitaplardan biri oldu bu. Halk da çok sevdi bunu. En hızlı okunan kitaplarımdan biri. O sıra var olan IŞİD tartışmalarına ve o döneme ışık tutup gündeme getirmiş oldum.

Kitabı okurken kimi zaman geriliyor insan. Yazarken zorlanmadınız mı hiç?

Çok duygulu ve acılı bir hikâye bu. Bu hikâyeye duygulu yaklaşsaydım ortaya bir melodram çıkardı. Öyle yapmak istemedim ama. Mesafeli ve gayet soğukkanlı durdum. Çok acı şeylerdi yaşananlar. İnsanları trajik bir biçimde sarsmak istemiştim. O da amacına ulaştı. Çünkü diğer türlü, hikâyeye fazla yakınlaşsaydım tehlikeleri olurdu. Yazar olarak hikâye ile arama mesafe koydum yani. Müzikte de onu yapıyorum ben. Sanatçının yapıtı ile arasında bir mesafenin olması gerekir.

“Mutlu bir mülteci görmedim hayatımda.“

IŞİD saldırısından kurtulan İbrahim mülteci olarak gittiği Amerika’da öldürülüyor. Bir  dönem siz de İsveç’te mülteci olarak yaşadınız. Hangisi zor sizce? Savaşın, badirelerin içinde olmak mı yoksa mülteci olmak mı?

İkisi de zor tabi. Keşke ikisi de olmasa. Mutlu mir mülteci görmedim hayatımda. Mülteci mutlu olamaz. Savaş içindeki insan da mutlu olamaz. İnsanlığın iki durum içindeki felaketi. Fakat bu romanda çıkış noktalarımdan birisidir bu. Bir mesajı aslında. IŞİD’in öldürmek istediği ve yaraladığı bir adamı öldürme işi, Amerika’da sağcı plan İslam karşıtları tarafından tamamlandı. Nasıl bir saçma dünyadır bu? Birbirine karşıt gibi görünüyorlar ama aynı mantıkla hareket ediyorlar. Nefret ve yok etme…

www.haberpodium.ch
Zülfü Livaneli

Eserlerinize ilgi nasıl? Bu konudaki gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?

İlgi oldukça iyi. (gülerek) Söylemek ayıp ama Türkiye’de en çok satılan kitaplar benimkiler. Öte yandan Rusya’da, Amerika’da, Çin’de, Kore’de, Yunanistan’da da çok iyi satışlar yakalandı. Çok okunuyor buralarda. 40 ayrı dile çevrildi eserlerim. Almanca da önemliydi benim için, o dile de çevrildi. Yayınevinin aktardığına göre, Almanca kitap basılır  basılmaz tükenmiş ve hemen ikinci baskıya geçmişler. İlgiden memnunuz.

Edebi çalışmalarınızda daha çok hangi yazarları örnek alırsınız kendinize? Ya da en çok hangi yazarlardan etkilendiniz?

Bütün dünya yazarlarından etkilendim ama Rus yazarlarının, Rus klasiklerinin ayrı bir etkisi vardır üzerimde. Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Çehov’un, Türkiye’deki birçok aydınımızın üzerinde etkisi olduğu gibi benim üzerimde de etkileri vardır. Ayrıca Hemingway gibi Amerikalı yazarların etkisi de çoktur. Daha çok toplumcu, aynı zamdan da insan psikolojisini ihmal etmeyen, işleyen yazarlar bunlar. Sadece toplumcu olunca kuru bir mesaj içeriyor kitap. İnsan psikolojisinin de işlendiği eserler yaratıp insanlarla yaşatmak lazım.

Türkiye’de edebiyatın gelişimi şu anda ne aşamada sizce? Edebi eser yaratmadaki güncel  sorunlar nelerdir?

Türkiye’de şu anda edebiyat eserleri de, yaratım da yok maalesef. Almanya’da, Fransa’da İngiltere’de ne oluyor diye bakıyoruz hep. Genellikle diyet kitapları, Dan Brown, Grienen 50 Tonu ile aşk ve macera turu olan kitaplar ilk sıralarda. José Saramago ve Sabahattin Ali gibi yazarların kitaplarını okuyanlar daha az. Türkiye’de edebiyat okuyan bir kitle var ama. Ayrı birşey;  bu son aylarda Türk parasının değer kaybetmesi, kağıt fiyatlarının artması yayınevleri üzerinde bir sarsıntı yarattı. Bu sarsıntı nasıl geçecek onu bilmiyoruz ama biz yazmaya devam ediyoruz.

“Gelen padişaha göre toplum yeniden biçimlenir.“

70’lere, 80’lere’ 90’lara, 2000’lere, 2010‘lara tanıklık ettiniz, ediyorsunuz… Toplumsal  boyutu ile her 10 yılda değişen bir dinamik söz konusu. Türkiye’de bu derece hızlı olan bir  değişimi neye bağlıyorsunuz?

Aslında 2000’lerden bu yana pek değişmedi. Şimdilik öyle duruyor. Daha öncesine götürürseniz bizim tarihimizin hep değişken olduğunu görürsünüz. Gelen padişaha göre toplum yeniden biçimlenir. Fatih Sultan Mehmet’in annesi de, karısı da hristiyandı ve hiçbir zaman müslümanlığa döneceksiniz baskısı yaşamadılar. İtalya’dan ressamlar getirip kendi resimlerini yaptırmış mesela. Dönemine göre çok ilerici bir padişah. Sonra oğlu Beyazıt geliyor, ilk yaptığı iş ise günahtır diye o resimleri yok etmek oluyor. Ondan sonra da çok tutucu bir dönem başlıyor. Hep böyle sarkaç gibi gider-gelir bizim toplumumuz işte.  Yüzyıllardır böyle. Şu an ki durum daha çok buz dağının görünen kısmı. Aslında yüzyıllardır devam eden bir mücadele var. Doğu ile Batı arasında bir köprüyüz diyoruz ya, doğru bu. Hakikatten de böyle. Bir batılılar hücum ediyor bize bir doğulular. Kimin elinde kalıyor köprü, zaman zaman gelişmeler belirliyor. Doğu-batı çatışmasını en acımasız şekilde yaşayan bir ülke Türkiye. Öyle bir talihsizliğimiz var. Bunun etkileri daha da devam edecek. Bir arada yaşamayı ve bir arada yaşama kurallarını kabul edip öğrenmek zorundayız, birbirimize saygı duymak zorundayız. Kimse kimseyi yok etmeyecek, ki edemez. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, ne olursan ol, vatandaş ve yurttaş olarak hakların var. İsviçre gibi aynen, illa da kantoların olması gerekmiyor. İdeal olan bu.

“Dünyanın en vicdansız dönemlerinden birini yaşıyoruz.“

İçinden geçtiğimiz çağı bir sanatçı, bir yazar olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Şu anda çok kötü. Amerika’daki 3 ailenin serveti 49 ülkenin gelirinden daha fazla. Böyle bir Dünya işte. Milyarlarca insanın açlığa, susuzluğa mahkum olduğu ama insanların, büyük devletlerin hala silah satma peşinde koştukları, hala çocuk ölümlerine, hala kitlesel katliamlara yol açan bir dünya, vicdanlı bir dünya olamaz. Dünyanın en vicdansız dönemlerinden birini yaşıyoruz şu anda.

Son olarak gençlere buradan nasıl mesaj vermek istersiniz?

Bir tek ömrümüz var. Bu ömrü bir kere yaşayacağız. Bu yaşamı daha doğru, daha anlamlı, daha da kavrayarak yaşamak istiyorlarsa, içine sanatı katsınlar, sanatla kavrasınlar dünyayı. Edebiyatla, tiyatroyla, resimle, sinemayla kavrasınlar. O zaman kendi yaşamlarının, ilişkilerinin, aşklarının ve yaptıkları her şeyin daha da güzelleştiğini ve zenginleştiğini görecekler.

Huzursuzluk romanının konusu;

www.haberpodium.ch

IŞİD katliamından kaçıp Türkiye’ye sığınan göçmen bir Ezidi kızı Meleknaz ile ona aşık olan Hüseyin’in başına gelenler üzerinden kurgulanan kitapta, IŞİD vahşeti, katliamlar ve tüm bunların yakıp yıktığı hayatlar ile Ortadoğu coğrafyasının kaderi ele alınıyor.

Livaneli, bu romanında Ortadoğu’nun en insafsız yüzünü, savaşı, yoksulluğu, vatansızlığı, açlığı, ölümü, bir paket sigaraya satılan Ezidi kızlarını, ölümden beter kaçışları anlatırken, kendi kanına doymayan doğunun haresesini, batının tükenmek bilmeyen ırkçılık hareketleriyle acının ve kanın kaderini birleştiriyor.

 

 

Röportaj: Aydın Yıldırım

Fotoğraflar: Gürkan Karacan