Kültür-Sanat

SANATIN HAYATIMIZDAKİ YERİ

18. ve 19. Yüzyıllar bana çok heyecan verir. O çağlar, Osmanlı da dahil, imparatorlukların çöküş dönemine girdiği ya da çöktüğü, Napolyon savaşlarının ülkeleri kasıp kavurduğu, isyanların, devrimlerin yaşandığı acı, korku, sefalet dolu yıllardı.

Ama bunların yanısıra 19. Yüzyıl, demiryolu taşımacılığını ve sanayi devrimini de tetiklediği bir çağdır. Bu dönemde insanların yer değiştirebilmeleri kolaylaşınca, hızlı bir kentleşme de başlamış, nüfusu bir milyonu aşan büyük şehirler ortaya çıkmıştır.

Bu yüzyılda kölelik, önce Britanya ‘da (1848), sonra 1865’deki iç savaşın ardından ABD’de, 1888’de ise Brezilya’da kaldırılmıştır.  Bunlar olurken, aynı zamanda da tıp, matematik, fizik, kimya, biyoloji, elektirik, metalurji gibi pozitif bilim ve teknoloji alanlarında da bugünkü gelişimlerin temelleri atılmıştır.

Tüm bunlar tek başlarına yol almamıştır; düşünce, sanat ve edebiyat dünyasının en önemli şahsiyetleri ile tarihin en büyük müzisyenlerini de bu yüzyılda görüyoruz. Marie ve Pierre Curie, Darwin, Freud, Engels, Graham Bell, Alfred Nobel, Pasteur gibi pozitif bilimler insanlarına, yine bu çağda gördüğümüz sanat ve düşünce dünyasının dev isimleri eşlik etmişlerdir. Kütüphanelerimizin raflarındaki en nadide kitaplar yine bu çağın düşünce ve edebiyat insanları tarafından yazılmıştır. Mesela Tolstoy, Oscar Wilde, Emile Zola, Balzac, Baudelaire… Görsel sanatlarda Edward Münch, van Gogh, Renoir, Monet, Cezanne, Delacroix ve daha niceleri gibi efsane sanat dahilerinin eserleri hangimizi büyülemedi?

Bilim, teknoloji ve devrimler çağı olan 19. Yüzyılın, neredeyse tüm insanlık tarihinin en önemli sanat ve düşünce insanlarını birarada ortaya çıkarması bir tesadüf müdür? Neden Atatürk de dahil olmak üzere en başarılı devlet adamları sanata bu kadar önem vermişlerdir? Sanatçılar tarih boyunca neden hep saraylarda, devlet büyüklerinin yanıbaşında yer almışlar, saygı görmüşlerdir acaba? Hiç düşündük mü bunu? Hayır… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Aydınlama dediğimiz olgu bilimin ışığından yoksun olarak gerçekleşemez. Lakin; sanatın estetik ve duyusal güzelliğinin eşliğinde ilerleyen aydınlanma, aynı zamanda insanlar arasındaki farklılıkları da yok eder. Hoşgörünün toplum içinde güçlenmesini sağlayarak, şiddeti önleyen önemli bir işlev görür. En azından şiddet, ayrımcılık gibi toplumların huzursuzluk kaynaklarını asgariye indirir.

Yazımın başında da belirttiğim gibi 18. ve 19. Yüzyıllar beni çok etkilemiştir. O yıllara bakarken kendimi yağmurlu, fırtınalı, kararmış bir gökyüzüne, beni bu hava şartlarına karşı koruyan evimin penceresinden bakar gibi, bir heyecan duyarak bakarım. O yüzyılın sert şartları ile şu an bizim rahat ve kolay yaşamımızın teknolojik ve düşünsel temellerinin atıldığı çetin yıllar, sanki birbirine çok uzakmış gibi gelir. Ancak dünyanın şu anda görüntüsü hiç de iç açıcı değil. Orta çağ diktatörleri yine hortladı. İleri iletişim teknoloji araçları ortaçağ vahşetinin görüntülerini ulaştırmak için kullanılır hale geldi. Dünya sanki bir kabus yaşıyor. İnsan en ilkel içgüdüleri ile birbirinin toprağına, malına, zenginliklerine, canına göz dikmiş ve yarattığı ileri teknoloji ile de en tehlikeli haline gelmiştir.

Bu kaosta zarar gören ülkelerin hepsi de sanatı, kültürü, düşünce ve bilimi önemsemeyen, kendisi üretemeyen, ihraç eden ülkeler.

Aydınlarını, gazetecilerini, sanatçıllarını aşağılayan, sanatın içine tüküren, sanat yapıtlarına ucube diyerek yıktıran diktatörlerin ülkeleri, bu kaos senaryosunun film seti haline getirilmiş durumda. Artık hiç kimse bu görüntüleri, fırtınayı evinin sağlam duvarlarının içinde, pencereden izler gibi izleyemiyor. Herkes korku içinde. Süper güçlerin süper silahlarla ve teknoloji ile örgütlediği cehalet birbirini bitirdi. Bunları yaparlarken Mars’ta su bulmayı, büyük konser ve tiyatro salonlarında halklarına yüksek sanatları sunmayı, bilim ve kültüre en yüksek bütçeleri ayırmayı, düşünce kitapları yazmayı da ihmal etmiyorlar.

İşte varmak istediğim netice… Bilimi ve sanatı ötelemek, cehaleti ve fakirliği yaygınlaştırmak çöküşü nasıl da garantiliyor.  

Buradan hemen müziğe geçmek istiyorum. Bilim ve teknolojinin temellerinin atıldığı 19. Yüzyıl,  müzik dahilerini de ağırlamıştır. Brahms, Chopin, Wagner, Schubert, Verdi, Tschaikowski, Beethoven, Haydn, Mozart bunlardan ilk akıllara gelenler. Müzik, hayatımızın bir parçası olarak, varlığı insan iradesine bağlı bir soyut sanattır. Demek istiyorum ki sanat; istek, gereksinim ve duygulardan bağımsız olması düşünülemez, bunlardan soyutlanması mümkün değildir. 

Buna göre müzik pek çok değişimlere uğramıştır, uğramaktadır ve uğrayacaktır. Müzik doğduğu koşulların (insan, kültür, toplum, din, savaşlar, açlıklar, zenginlikler, aşklar vb.) etkisinden ayrı oluşturulamaz. Besteciler, müziği ritim ve çalgı olanaklarını kullanarak yaşadıkları çevrede duydukları her ses kalıbını (kuş sesi, rüzgar sesi, dalga sesi, yıldırım, gök gürültüsü, çığlık, hatta; makina veya silah sesi vs.) simgesel bir bütünlük içinde ortaya çıkarırlar. Bu nedenle bir müziği dinlerken onu anlamak için o ezgilerin hangi kültürde, hangi ortamda ve hangi zamanda yapıtlandırıldığını da bilmek çok önemlidir.

Bir örnek: Misget adlı türküyü hepimiz dinlemişizdir. Hepimiz bu türküyü bir oyun havası olarak oynayarak ve müthiş eğlenerek dinleriz. Oysa Misget, gerçekte bir ağıttır. Misget adlı bir genç kız sevgilisini gözlemek için bir ağaca çıkmış. Ağacın dalı kırılınca düşüp ölmüş. Misget düşerken bir de güvecin uçuvermiştir ağaçtan. Eğlenerek, oynayarak, mutluluk içinde, bağlamı bilinmeden dinlenen bu türkünün hikayesi, böylesine acıdır.

Bir insan eylemi olan müzik, duygudan ve düşünceden ayrı düşünülemez. Müzik, kişinin neşe, öfke, durgunluk, heyecan, korku gibi iç dünyasındaki iniş ve çıkışların seslerde somutlaşmış halidir. Eğer dinleyicinin birikim ve ve kültürel açıdan eksiklikleri varsa ya da yapıttan farklıysa anlaması ve değerlendirmesi de kendi deneyim düzeyinde kalacaktır.

Örneğin Rusya birçok kez işgale uğramış, savaşlarla, katliamlarla, açlıkla, yoksullukla mücadele etmiş bir ülkedir. Böyle ülkelerin sanat eserlerinde hüzün çok ağır şekilde işlenmiştir. Rus bestecileri de ülkelerinin hüznünü eserlerine olağanüstü bir şekilde yansıtmışlardır.

Polonyalı milliyetçi bir besteci olan Chopin, çeşitli dönemlerde işgale uğramış olan ülkesinin hüznünü, eserlerinde romantik bir duygusallıkla yansıtan ünlülerindendir. Bir şair arkadaşına ricacı olarak, Polonya’nın dağlarında, vadilerinde taş ve cevher arayan bir minerolog gibi Polonya halk ezgilerini araştırmasını istemişti. Arkadaşı on binin üzerinde halk ezgisi toplarken, Chopin bunları bestelerinde işlemiştir.

Sevgili okuyucularımız… Sanattan, özellikle de müzikten bu kadar söz etmişken, sizlere gelecek ay ki sayımızda İsviçre’de yaşayan vatandaşlarımızın müzik çalışmalarına ve etkinliklerine dair bir yazı hazırlayacağım. Şimdilik hoşçakalın.

 

 

Hazırlayan: Gülter Locher

 

 

 

 

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı