Mehmet Meral

Psikiyatri ve din

Mehmet Meral

Mehmet Meral

lic. phil. Psychologe FSP

Systemischer Therapeut

[email protected]

 

 

Din bir inanç ve yaşam tarzı olarak psikoloji ve psikiyatriden daha eski bir olgudur ve bireyin hayatında daima etkili bir rol oynamıştır. Psikoloji biliminin kuruluşundan itibaren temel yaklaşımı insanın ruhsal ve davranışsal yapısını anlamaya yönelik çalışmalardan oluşurken, din olgusunun insan üzerindeki etkileriyle de yakından ilgilenmiştir. Özellikle S. Freud ve C. G. Jung bu konuda farklı tutumlar ve yaklaşımlar geliştirmişlerdir. 20. yy başlarından itibaren din psikolojisi ve din sosyolojisi gibi bilimsel disiplinler de dinin birey ve toplum üzerindeki etkileri üzerine ampirik çalışmalar yapmaktadırlar.

Benim bu konuyu ele almamdaki temel etken bugün Ortadoğu’da dini söyleminden yola çıkarak taraftar toplayan, kendinden olamayanı acımasızca öldüren İŞİD denen Müslüman canilerin haleti ruhiyetine atıfta bulunmak ve bunlara özenen ‘ezik’ insanları irdelemek. Tarihin her döneminde yaşanmış olan bu tür katliamlara şahit olmak zorunda kalan günümüzün empati yapabilen vicdan sahibi her insanı, ki bu yazıyı kaleme alanı da, derinden sarsmakta ve yaralamaktadır.

Bu dünyaya fırlatılmış varlıklar olarak hayattaki en temel görevlerimizden biri, hayatı destekleyecek güçlü bir hedef icat etmektir. Bunu yaparken tüm canlılar arasında düşünen tek varlık olarak ilerlediğimiz bu yolda, yolu kaybettiğimizde içine girdiğimiz ‘mana krizi’miztemel krizimiz haline gelmektedir. Gündelik hayatta “Ne için yaşıyorum?”, “Bir insanın hayatındaki amacı ne olmalıdır?”ve “Kendimi anlamsız hissediyorum?” gibi mana krizine sebep olacak sorularla boğuşan insan sayısı o kadar çok ki, herkes aynı sorularla varoluşsal birer yalnızlık yaşamaktadır. Kimsenin kimseye muhabettinin kalmadığı bu modern dünyada, insan tek başına yolunu bulmakla görevlendirilmiştir.

Dini ibadetin ve inancın her dönemde, her yerde bulunduğu inkar edilmez bir gerçekliktir. Hiçbir dini görüşü olmayan bir toplumun olduğu söylenebilir mi?

Bugün doğa ve evren hakkında daha fazla bilgiye sahibiz, ama “bilgi sahibi” olmak “bilge insan” olmak değildir. Tabiat insanı doğadan korkarak yaşarken, doğadan uzaklaşarak şehirlerde yaşamaya başlayan insanlar artık doğadan değil, birbirlerinden korkarak yaşıyorlar. İşte bu korkularıyla boğuşan kimi insanlar Psikiyatristlere giderek bu kaygının üstesinden nasıl geleceği meselesinde destek ararlarken, kimileri de inançlara sarılarak oralarda teselli aramaktadırlar.

Psikiyatri ve inançlar, özellikle de semavi inançlar, karmaşık gergin bir ilişki geçmişine sahip farklı disiplinlerdir. Her ikisinin ortak yanı insanlık durumunun kendisinde yatan ve yaşamın anlamını ve çekilen acıların sebebini izah etmede yardım sağlama gibi amacı var. Her iki disiplinin ortak yöntemleri var: birebir görüşmelerde günah çıkarma, manevi soruşturma, kişinin kendisini ya da sevdiklerini bağışlamasına yönelik metodlar bunlar.

Ama özünde dini inançlarla psikoterapinin uygulamadaki yöntemleri birbirlerine zıt olduğu ayrı bir gerçekliktir. Her iki disiplinin ortak beslendikleri saha felsefedir. Birinci yüzyılla 18. yüzyıl arasındaki filozofların çoğu dini bilgelik geleneğinden geldikleri, bu filozofların beslendiği saha dini kurumlar ve bu kurumların felsefi araştırmaları olmuştur. Öte yandan bu dini kurumlar felsefenin yorumlarına ve yaklaşımlarına daima kısıtlayıcı ve yeri geldiğinde yasaklayıcı tutumlar getirmişlerdir. Aydınlanmaya kadar kilisenin bunu yaptığını, İslam coğrafyasında da sufilere karşı kıyım hareketinin olduğunu görüyoruz.

Bugün dünyada Tanrı şehri terk etmiştir, Tanrının evi boştur ve insanlar acılarına merhemi sürecek ötekine acilen ihtiyaç duymaktadırlar. Batı toplumunda modern insan ruhunun ızdırabını dindirmek için papaza değil, psikyatriste ya da psikoterapiste gitmektedir. Gitmesindeki temel sebep ise çektiği acıların sebebini anlamak istemesindedir. Çektiği acıları anlamak isteyen insana spiritüel dünya kendi inanç modeliyle yol gösterse de bu bazen yetersiz kalmaktadır. Terapiye giden günümüzün insanları arasında dindar olanlar da var. Şurası çok kesin ki, sıkıntılarını aşmada dini inançları onlara yetmemektedir.

Psikiyatristlerin seanslarında acının kaynağının ne olduğuna dair sundukları izahlar dinin izahlarıyla buluşmasa da, birbirlerinden faydalandıkları su götürmez bir gerçekliktir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bireylerin inançsız olduklarını iddia etmek zor biraz. Hele ki ciddi bir araştırma şirketi olan Gallup’un anketine katılan Amerikalıların % 80’i ölümden sonra bir yaşam olduğuna inandıklarını söylüyorlarsa. Fransa, İsveç, Danimarka, Avusturya, Büzük Britanya, Hollanda, Japonya ve Çek Cumhuriyeti vatandaşlarının % 40 ila %70’i, ölümden sonraki hayata inanmaktadırlar.

Amerikalıların sadece %3’ü tanrıya inanmadıklarını söylerken, bu oran Avrupa ülkelerinde 6-7 kat daha fazladır. Rusya’da halkın %56’sı ateist olduğunu belirtirken, İslami coğrafya’da ateistlerin oranın %1’in altında. Bu verileri dikkate aldığımızda, insanlığın nasıl bir tarihsel süreçten geçtiğini görür gibi oluyoruz.

Tarihin her döneminde, her yerde insanın zorluklarla mücadelesi, insanı kaygılandıran yolların çözümüne yönelik arayışlar olmuştur. Din bu anlamda insanın varoluş kaygısını bastırma çabası olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebepten dolayı dini inancın oluşum sebebi insanın varoluş kaygılarının olmasındandır. Tanrılar tarafından yaratılmış olmanın verdiği rahatlığı insanın tercih etmesi anlaşılır bir durumdur. Sokrates öncesinde yaşamış olan filozof Xenophanes: “Eğer Aslan düşünebiliyor olsaydı, Tanrılar yeleli olurdu ve kükrerlerdi”der.

İnsanların azınsanmayacak bir oranında; yanılgılara müsait, etki altına alınabilecek, yönlendirilmeye ihtiyaç duyulan, koyun gibi güdülemeyi seven yönler var. Dini liderler, politik despotlar insanın bu zaafiyeti üzerine daima yatırım yaparak taraftar kazanmışlardır. Almanya’da Nasyonel Sosyalist Hareket, günümüzde politize olmuş  islami akımların çoğu insanın bu zaafiyetlerine hitab ederek, kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya kurmaya çalışmışlardır. Gustav Le Bon ve Sigmund Freud’un yazılarında ‘Kitle Psikiloji’nin nasıl işlediğine dair önemli açıklamlar var.

Son söz yerine gelelim şu İŞİD’in psikopatlarına: insanlık suçu işleyen bu canilerin bir kısmı Batı Avrupa’da yaşayan müslümanların çocuklarından ve din değiştirmiş batılılardan oluşuyor. Diğer geniş kesim ise; Irak, Suriye, Mısır ve Tunus gibi ülkelerden giden sünni vahabilerden… Bunları ‘adam’ yerine koyan söylem tamamen bir düşman yaratma üzerine kurulu. Bu tür yapılanmalarda iktidar insanlarda ancak kalıcı korku yaratarak kendisini güçlendirir. Nefret ötekini insan olmaktan çıkarmakla başlar, insanları farklı gruplara ait bireyler olarak birbirinden nefret ettirecek mekanizmayı ‘cihat’ adı altında harekete geçirirler, oluşturulan propagandalarla imgeler yaratırlar. Bu imgelerle kendinden olmayanların başlarını bedenlerinden ayırırken zevkten naralar atıyorlarsa, kurbanlarının canlarının acıdığını hissetmezler ve psikiyatrik açıdan hastadırlar. Onları hasta ilan etmek, onları asla masum kılmaz.

Aynı durum Temmuz 2011 yılında Norveç’te 69 insanı öldürerek dünyayı şaşkınlığa çeviren Anders Behring Breivik için de geçerlidir. Bence meselenin daha da vahim kısmı bu canilere hayranlık besleyen taraftarlarının sosyal medya üzerinden seslerini yükselterek bunları yüceltmeleridir. Breivik bugüne kadar cezaevindeki hücresinde 100’e yakın Avrupalı kadından evlilik teklifi almıştır. Peki İŞİD’in canilerine seks kölesi olarak hizmet etmek için giden genç kadınların haleti ruhiyetlerine ne demeli? İnsanın kendi anlamını yeniden oluşturması zorunlu bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bunlar cevabını bekleyen sorular olarak önümüzde durmaktadırlar.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı