Mehmet Meral

Neden empatiye ihtiyacımız var?

Mehmet Meral

Mehmet Meral

lic. phil. Psychologe FSP

Systemischer Therapeut

[email protected]

 

 

“Daha fazla insan olabilmek için“ diye başlarsak sanırım yanlış olmaz. Diğer bir anlamıyla “hem hal“ olmak ya da “Kendini ötekinin yerine koyarak hissetmek için“.

Empati, bir insanın kendini başkasının yerine koyarak onun duygularını ve düşüncesini doğru anlamasıdır.

“Seninle aynı durumu yaşamışcasına ıstırabını anlıyorum“diyebilmektir. Martin Buber bir yazısında şöyle der: “İnsan benliğinin en içteki gelişimi, pek çoklarının zanettiği gibi, kendimizle kurduğumuz ilişkiyle olmaz. Öteki tarafından mevcut kılınmakla ve onun tarafından mevcut kılındığınızı bilmekle olur”.

Yani kendi varlığımın devamı için ötekine ihtiyacım var.

Geçenlerde İstanbul sokaklarında son yılların yaşanılan en acımasız ve dehşet verici iç savaşından kaçan Suriyeli mültecileri gördüm. Gördüğüm bu manzarada artık her İstanbullu için bir yandan alışıla gelmiş bir resimden öteye gitmeyen bir kanıksanma yaşanırken, öte yandan merhametini yitirmiş bu kentin insanlarının yaşanılan acılara ne kadar kayıtsız kaldıklarına şahit oldum. Yaşı henüz 25 olan Suriyeli bir baba yine aynı yaşlarda eşi ve iki küçük kız çocuğuyla beraber bir banka duvarının dibine çökmüşler, her birinin kucağında birer kız çocuğu; biri henüz bir yaşında ve annesinin kucağında huzursuzca ağlıyor. Üç yaşındaki kız çocuğu ise ağzında yalancı memesiyle babasının kucağında… Anne, ağlayan kızını susturmakla meşgulken, baba avucunu gelen giden insanlara açmış ve bu durum için bildiği, aynı zamanda bu şehirde yaşayan herkesin anladığı o tek kelime: “Bir Sadaka”.

Sadaka Arapça kökenli ortak bir kelime olduğundan, söylendiğinde tüm yüreklere ulaşacağına inandığı o tek sihirli kelime. Ne yazık ki karşılığını artık bulamıyor, hiç kimseye ulaşamıyor. O kalablık bir sürü halinde kendi temposunda koştururcasına ilerliyor. Arkamdan bir kadın sesi duyuyorum bir ara ve yanındakine şöyle diyor: ²Bunlar hep alışmışlar, bunlar orada da böylediyler. Bırakacaksın bunları kendi hallerine, ne halleri varsa görsünler².

Dönüp baktığımda, yanında her halinden eşi olduğu anlaşılan hacı sakallı bir adamla birlikte, ellili yaşlarda bakımlı ve tesettürlü bu kadını gördüm. Adam onu onaylarcasına başını salladı ve kısa bir zaman içinde, akıp giden kalabalıkta hızlıca kaybolup gittiler.

O an Yunus geldi aklıma: “Hoca, gerekse var bin hacca, hepsinden iyice, bir gönüle girmektir”. Ama ne fayda … O an şaşkınlık içindeydim. Her iki ülkenin kültürleri, tarihi geçmişi, gelenek ve görenekleri birbirine çok yakınken, “dilenmek” bu kültürlerde ne anlama geliyordu?

Bu kültürlerde sapasağlam bir adamın dilenmesi ayıplanır. Söz konusu adam bir baba ise ve bir baba için en ağır zulümat eşinin ve evlatlarının yanında avucunu bir başkasına açarak ²Bir Sadaka²demesidir. Onur ve haysiyetinin en ağır darbe aldığı andır bu. Ama yokluk, çaresizlik, açlık, evsizlik ve yurtsuzluk bütün bunları silip götürmüş. Ben bu babadan çok o tesettürlü kadına hayıflandım, adeta insanlığımdan utandım. Bu toprakların insanları ne zamandan beri bu kadar tamâhkar, bu kadar merhametsiz ve bu kadar haset duygularıyla kucaklaşmış? Kent hayatı mı bu hale getirdi bu insaları ya da bu insanlar mı getirdi bu kenti bu hale?

Empatinin yitirildiği bu topraklarda, insanlar gözyaşından mahrum kalmış ise, kalbin o kendine göre olan aklı da yitirilmiştir aynı zamanda. Gözyaşı, merhamet ve vicdanın görünen sesidir; “Komşunu kendin kadar sev” ve “Başkalarına, sana davranılmasını istediğin gibi davran” gibi sözlerle gelinmişti bugünlere. Peki hani nerede bu sözlerle yetişen insanlar, neredeler onlar? Kendi kutsal kitaplarında kendilerine sunulanlardan nasibini almamışların sürekli insanları ötekileştirerek yaşamaları, kendilerine sundukları mesafe değil de nedir?

İnsanın tek başına varolma şansı var mıdır?

Memeliler içinde insan dediğimiz varlığın yavrusu dış destek almadan yaşamını sürdürümez. İnsanoğlu özü gereği dünyaya gözlerini açtığında ²ötekine²ihtiyaç duyar. Bu sosyal olmanın gereğidir.

20 yy. Sosyal Bilimleri, toplumsallık duygusu zayıf olan insanlarda ciddi bir sorun olduğunu söyler. Alfred Adler buna “Gemeinschaftsgefühl” der, yani “Toplumsallık duygusu”Toplumsallık duygusunda bozulma var ise, bireyler arasında empati kurulamıyorsa, orada hakiki anlamada patolojik bir durum baş göstermeye başlar. İnsanın insana tahammül edemeyeceği bir durum söz konusudur. Mesela seri katillerin acıma duyguları yoktur, kurbanlarının canının acıdığını hissetmezler.

İnsanın varlığını sürdürebilmesi için en temel diğer bir ihtiyacı da ‘güvenlik’ ihtiyacıdır. İnsan kendini güvende hissetmek ister. Güvenlik ihtiyacının oluşumuda iki önemli kavram çıkar karşımıza; “Sosyal olma” ve “Alışkanlık duygusu”Özü gereği sosyal varlık olan insan, sadece insanlarla birarada olmayla yetinmemiştir, aynı zamanda uyumlu olmak için de çaba sarf etmiştir. İnsan dünyaya belli bir aciziyet duygusuyla geldiği için, başkalarına muhtaç olduğunu bilir. Muhtacın arapça karşılığı ‘Fakr’ dır. Yani ‘Fakir’

Dervişler kendilerine fakir derler. Yani ihtiyaç sahibidirler. İnsan, yaşamında daima bir ötekine ihtiyaç duyar. İnsan, güvenlikli bir yer olduğunda başka insanlara güvenebileceğine inanmak ister. Böylesi bir güven duygusu kişinin kendisini iyi hissetmesi ve varoluşsal kaygıdan uzaklaşması için gereklidir.

Empati doğuştan gelen bir yeti midir?

1990’lı yıllarda psikologların yaptıkları bir deneyde, üç aylık olan dört bebek yanyana getirilerek her birinin ağızlarına birer yalancı meme verilir. Bu bebekler memnun bir halde karınları tok olarak memelerini emerken, bir tanesinin memesi ağzından alınır. Ağzından memesi alınan bu bebek kısa bir süre sonra ağlamaya başlar. Çok içten ağlayan bu bebeğe emziği deney gereği geri verilmez. Kısa süre sonra, diğer üç bebekten ikisi ağızlarındaki memeleri atarak onunla birlikte ağlamaya başlarlar. Bebeklerden bir tanesi ise hiç oralı olmaz ve emziğini emmeye devam eder.

Sese ses ile karşılık veren bu bebeklerde doğuştan gelen bir empati yetisinin verildiğini vurgulayan psikologlar, empatinin zeka gibi insan yapısında doğuştan geldiğine işaret ederler. Uzmanlar empatinin sosyal öğrenme yoluyla da öğrenilebileceğine dikkat çekerlerken, bunun oluşabilmesi için toplumsal koşullarında uygun hale getirilmesini önerirler. Sosyal öğrenmenin gerçekleştiği ilk alanın aile olduğunu kabul edersek, burada anne ve babaya ve evin diğer yetişkin bireylerine büyük sorumluluklar düşmektedir. İlk sosyalleşmenin adımları bu evlerde atılıken, ağızdan çıkan sözlerin, atılan bakışların ve mimiklerin ne kadar önemli olduğunu bilincinde olunmalıdır.

Empatinin öğrenilmesi ve gösterilmesi için daha fazla insani temaslara ihtiyaç vardır. Günümüzün yanlızlaşmış bireylerinin bu temaslardan yoksun kalması onları başkalarının acılarına kayıtsız kalmakla bırakmıyor, aynı zamanda yabancılaşmasına ve bencilleşmesine de sebep oluyor. Yapılması gereken, kalabalıktan kaçarken kendine yönelen insanın içindeki o en temel duygu olan “ötekine ihtiyaç” olduğunu unutmamasıdır ve buna samimi olarak kulak vermesidir.

Modern bireyin en yaygın endişesi, başarısızlık duygusu, sıradan olma kaygısı, bir hiç olma halidir. İnsana anlam ve emniyet veren değerlerin paramparça olduğu, her şeyin satılığa çıkarıldığı bir dönemde ait olacak bir yer bulmak gitgide zorlaşıyor. Mevlana “içindeki kapıyı çal, başka kapıyı değil” derken, kendini bilmenin önemini vurgular. Herkes kendi gerçekliğini inşaa etmenin derdinde olsa, hayret duygusu musallat olur. Hayretle baktığında, insanda ve hayatta, her gün daha fazla güzellikler hasıl olur gözüne ve yüreğine. Bu seviyeye geldikten sonra, bilgelik ve neşenin her türlüsüne açık olmak icap eder ki, hayatın anlamı, dünyanın güzelliği fark edilir.

Güzelliklere vesile olması dileğiyle Mutlu Yıllar…

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı