Kendime Mırıldandıklarım…

565

Mehmet Meral

lic. phil. Psychologe FSP

Systemischer Therapeut

mehmetmeral@gmx.ch 

 

 

 

 

‘Biz öyle mahluklarız ki, bazen melekler insan yaratılmadıklarına üzülürler; bazen de şeytanlar bizden olmadıklarına şükrederler’ (Mevlana)

 

Bir yerde Ludwig Wittgenstein güzel bir kelam eder; “İzah etmede zorlandığımız konular üzerine hiç konuşmasak daha hayırlıdır.“ Bu yazımda umarım bu duruma düşmeden ve daha çok yaşama dair yaptığım gözlemleri ya da tespitleri sizlerle paylaşırken, insan olmanın ve kalmanın derdinde biri olduğumu hatırlatarak bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Yaşantının nasıl olması gerektiğini kim, neye göre, nasıl tarif edebilir ki? Bu bağlamda başkalarına nasıl bir hayat yaşayacaklarını birileri tarif etse bile, yaşanılan bu hayatlar kendilerine ait değilse, bu etik midir? Bu etiksel kaygıları içimde hissederek bu yazıyı kaleme aldığımı da bilmenizi isterim.

Günümüz insanına doğrusal, neden-sonuç ilişkisine dayalı bilim anlayışı artık yetersiz geliyor. Kâinat bir karşılıklı bağımlılıklar ağından ibaretken, hiçbir şey ilişkilerinden bağımsız değerlendirilmiyor. Yalnızlık içinde herkes kendi yarasını yalıyor. Öyle olmasa nedendir bu kadar birbirimize olan mesafemiz?

Yıllar önce karşılaştığım Nijeryalı bir mülteci İsviçre’ye altı ay önce gelmişti. “Bu kadar zaman zarfında İsviçre’ye dair en temel tespitin nedir?” diye sorduğumda; “Burada, insanlar arsındaki mesafe dünya ile ay arasındaki mesafeden daha büyük” demişti. Taşı gediğine oturtmuştu sanki. Nedendir mesafe? Hep sordum durdum bu soruyu.

www.haberpodium.chHer insanın varoluşunun bir sebebi vardır. Her insan biricik ve tektir. Her insan varoluşunun özel amacını bilirse, bu dünyaya neden geldiğini bilir ve bu doğrultuda bütün olumsuzluklara rağmen tasasız ve kedersiz yaşar. Seyri aleme dalarak yaşamayı becerenlere aşk olsun! Müdahele etmeden seyrederek kaç tanemiz yapabiliyoruz? Seyretmek burada pasif kalmak değil ya da duyarsızlık değil, seyretmek burada farkında olarak görmektir. Bakmak değildir.

Modern çağda insan ruhunun ızdırabının azaltılmasında psikoloji ve psikoterapi öğretileri yetersiz kalıyor. İnsanın temel görevinin olgunlaşmak olduğunu bize söyleyen Yunus Emre, içimizdeki gizli duran olgun insanı (insan-ı Kamil’i) bulup çıkarmaya devet ediyor. İnsan bu dünyada gelip geçici bir misafir ve bir yolcu. Bu yolda ilerlerken geçmişin çatışma ve sıkıntılarından yavaş yavaş arınarak gerçek benliğini bulması gerekiyor. Gerçek benlik, hırs, tamahkarlık ve nefretten arınmış olandır. Psikoterapide bunları farkındalık teknikleriyle göstermeye çalışırken, insanların zihinsel ve duygusal bağlamda hep iyi ile kötü arasında kutuplaşan yerlerde gezindiklerine şahit oluyoruz. Ya birilerini çok seviyorlar ya da birilerinden çok nefret ederek yaşıyorlar. Arası yok sanki. Denge unsurundan yoksun yaşıyor insanlar. Dengeyi sağlayanlar herkesle ortak bir yaşam alanını kurmada aynı mekanlara girip çıkmada zorlanmayanlardır. Mesela siyasetçilerin insanlara yalan söyleyerek, onları kamplara bölerek kışkırtırlar. Kimileri de nefret suçu işleyecek düzeyde ötekileştiren dili kullandıklarında yaşam iklimini kirletmektedirler. Millete yalan söylemeyerek aldatmamak önemli bir duruştur. Bunun ötesinde kışkırtıcı ve toplumu geren durumlardan kimler çok fayda sağlıyor, buna bakmak gerekiyor. En can alıcı kimlikler toplumu gererken, ortak paydada bulaşamayanlara sormak gerekir: Kim ne zaman etnik kimliğinden vazgeçeblir? Ya da kim hayatı aynı coğrafyada ötekiyle paylaşırken başkasını ötekileştirmeden sürdürebilir? Kişi sahip olduğu ayrıştırıcı olan etnik, ideolojik ya da dini kimliğinden vazgeçtiği andan itibaren de ne olduğunuda ortaya koymak zorundadır.

Özellikle etnik ya da dini kimlikler bizlere bizlerin tercihi ile verilmiş kimlikler değildir. Tesadüfen bir yerde doğuyorsunuz ve orada doğmanızdan kaynaklı birilerinin tarifi üzerine sen busun ya da şusun diye tanımlanıyorsunuz. Burada önemli olan işte bir insanın hayatında vazgeçme hamlesini yapabilmesidir. Bir arada yaşabilmek için etnik kimlikler maalesef tek başına yeterli değildir. Bunun yanında insanları birbirleriyle buluşturan ve kaynaştıran kimlikler ya da aidiyatlar gerek biz insanlara. İnsanı insan yapan değerler üzerine kurulu toplumsal projelere ihtiyacımız var.

Bazen içimden bir ses şöyle diyor; bırakın herkes kendine ait, kendini bulduğu ilişkiyi yaşasın, özgürlükçü anlayış bunu gerektirir. İdeolojik takıntılarla insanların yaşadığı özel hayatlarına müdahele etmek etik değildir. Yapacağımız güzel bir muhabbet ya da karşılaşacağımız yeni dostuklar ve insani buluşmalar başkalarına nasıl baktığımızla doğrudan ilintilidir. Her insan bir yıldızdır, her insan bir cevherdir. Mesele insanın kendi içindeki cevheri bulup açığa çıkarması ve bunu çevresiyle paylaşmasıdır. Özgürlük tek başına insana yetmez, insan bunun yanında güven duygusuyla, sadakatla bağlanacak bir yer arar. İdeolojik gözlüklerle bakanların hiç tanımadıkları hayatları ve hikayeleri dışlamaması, ötekileştirmeden, bu tür hayatları sürdürmek isteyenleri rencide etmeden ve kendisiyle bir ayar görmeyen bir anlayış ve tavırdan arındırmalılar kendilerini. İnsanileşmenin ölçütüdür bu ayar. Toplumun geneline yapılan bir ayrımcılığı, bir biçimiyle başkasına yaparak yaşanılan ilişkilerde bir iktidar olarak kendini kurgulamamalıdır.

www.haberpodium.chBütün iyi manevi yollar insanı doğru davranmaya, başkalarına karşı saygı duymaya davet eder. Madem bu dünyada gelip geçiciyiz, temel görevimiz insanlara ve doğaya iyi davranarak faydalı olmaktır. Hadi faydalı olamadık ya da böyle bir marifetimiz yok, en azından hiç kimseye zarar vermeden yaşamak da zor gelmemeli bize. İnsan bencil arzularından sıyrılarak yücelebilir. Hiçbir insan 24 saat ızdırap içinde değildir. Ya da hiçbir kişi 24 saat depresif değildir.

Ömrümüz dört mevsim misali, ilkbahar-yaz-sonbahar-kış! Bir gün gelecek bir çoğumuz geçeceğiz bu mevsimlerden. Dünya kalıcı, hayatımız ise kırılgan ve geçici. Ve her yerde ruhuna şifa arayan bedenler. Kimse kaldığı yerden, mekândan memnun değil, herkes kendine başka bir yurt arıyor. Yurtsuzluk almış başını gitmiş, herkese müptela olmuş bir kimsesizlik duygusu. Aslında mesele bir o kadar basit, kibirden, kinden ve haset duygularından arınarak insani ilişkilerde doğru ve dürüst kalarak ötekinin hayatında bencil olmadan yüreğindekini paylaşmak.

Yola çıkmak, ruhun izdirabına şifa bulma çabası ve arayışıdır. Hayat bir bakıma şifa bulma arzusu değilde nedir? Bir Sufi ehlinin söylediği gibi; “Her arayan bulamaz, ancak bulanlar yalnızca arayanlardır”.

Herkese kendi yolculuğunda kendi şifasını aramasını ve bulmasını dilerim.