Jean Ziegler: Bir Kuşağın Vicdanı ve Angaje Entelektüel
Tanrı’ya inanan bir Marksist, Che Guevara ve Fidel Castro’nun yakın arkadaşı, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın dostu ve İsviçre solunun simgesel isimlerinden Jean Ziegler, 92 yaşında hayatını kaybetti.

Bülent Kaya
Siyaset Bilimci ve Araştırmacı
Jean Ziegler’in ölümü, sadece İsviçre’nin önemli bir sosyoloğunun ölümü değil, aynı zamanda 1968 kuşağının son büyük angaje entelektüellerinden birinin sahneden çekilişidir.
Bütün eserlerinin ve sosyolojik yaklaşımının temelinde şu düşünce yatıyordu: Dünyadaki büyük eşitsizlikler kaderin değil, insanların ve siyasal sistemlerin eseridir. Bu anlayışı belki de en iyi özetleyen cümlesi şuydu: “Bir çocuk açlıktan ölüyorsa, bu doğal bir kader değil, siyasi bir cinayettir.”
Ziegler’e göre açlık, yoksulluk ve eşitsizlik teknik ya da ekonomik sorunlar değil, her şeyden önce siyasi tercihler ve ahlaki sorumluluk meselesiydi. İşte onu milyonlarca insan için yalnızca bir sosyolog değil, aynı zamanda bir vicdan sesi hâline getiren de buydu.
Benim için ise Ziegler’in vefatı çok daha kişisel bir anlam taşıyor. Cenevre Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciyken sosyoloji derslerimin hocasıydı. O yıllarda “Retournez les fusils” (Silahları Geri Çevirin) kitabı ders kitaplarımızdan birisiydi. Kitap, ezilen halklara karşı kullanılan silahların gerçek sorumlulara, yani modern sömürgeciliğe, emperyalizme ve baskı düzenlerine çevrilmesi gerektiğini savunan güçlü bir siyasi manifestodur. Ziegler bu eserinde, dünyanın yoksulluğunu ve eşitsizliklerini yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir sorun olarak ele alır. Türkçeye çevrilen birçok eseri bulunan Ziegler, İsviçre’de yaşayan solcu Türkiyeliler için ise adeta militan bir entelektüel figürdü.

Akademisyen ama aynı zamanda bir eylem insanı
Jean Ziegler’i diğer profesörlerden ayıran en önemli özellik, akademiyi hayatın dışında bir alan olarak görmemesiydi. Üniversite onun için yalnızca bilgi üreten bir kurum değil, toplumsal mücadelelerin de bir parçasıydı.
Türkiye’de 1980 darbesi sonrasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı İsviçre’de düzenlenen hemen her yürüyüşte onu görmek mümkündü. O sadece destek mesajı gönderen biri değildi; pankartların arasında yürüyen, öğrencileriyle aynı safta duran bir hocaydı.
Bugün birçok akademisyen tarafsız görünmeye çalışırken, Ziegler tarafını gizlemeyi hiçbir zaman tercih etmedi. O, Jean-Paul Sartre geleneğinin temsil ettiği “angaje entelektüel” tipinin yaşayan örneklerinden biriydi. Ona göre akademisyen olmak, dünyayı yalnızca yorumlamak değil, onu değiştirme mücadelesinin de bir parçası olmaktı.
Asistanlarını Afrika ve Latin Amerika ülkelerinden seçerdi
Onun eğitim anlayışı da alışılmışın dışındaydı. Asistanlarını çoğu zaman Afrika veya Latin Amerika kökenli öğrenciler arasından seçerdi. İlk bakışta bunun nedeni bu gençlere akademik kariyer imkânı sağlamak gibi görünse de gerçekte daha derin bir düşüncesi vardı. Ziegler, dünyanın eşitsizliklerini anlamak için o toplumların içinden gelen insanların akademide yer almasının gerekli olduğuna inanıyordu. Afrika’daki, Latin Amerika’daki veya Asya’daki toplumsal hareketler üzerine yapılacak doktora çalışmalarını son derece önemli görürdü. Onun için sosyoloji, Avrupa’yı Avrupa’dan incelemek değil, dünyayı ezilenlerin gözünden anlamaya çalışmaktı. Asistan seçimindeki bu tercih, aynı zamanda onun siyasal duruşunun da bir uzantısıydı. Akademiyi, küresel adaletsizlikleri görünür kılacak bir araç olarak görüyordu.
İsviçre’ye yönelttiği eleştiriler
İsviçre dışarıdan bakıldığında refah, düzen, tarafsızlık ve doğrudan demokrasinin en başarılı örneklerinden biri olarak sunulur. Jean Ziegler ise tam da bu parlak vitrinin arkasına bakmaya çalışan bir sosyologdu. Ona göre İsviçre yalnızca saatler, çikolata ve bankalardan ibaret değildi; aynı zamanda küresel ekonomik sistemin en önemli düğüm noktalarından biriydi.
Özellikle İsviçre bankacılık sistemi, uluslararası sermaye hareketleri ve çok uluslu şirketlerin faaliyetleri üzerine yaptığı sert eleştiriler büyük tartışmalar yaratıyordu. Dünyanın birçok yerinde diktatörlerin, savaş ağalarının veya yolsuzlukla zenginleşmiş elitlerin servetlerinin İsviçre finans sisteminde korunabilmesini ahlaki bir sorun olarak görüyordu. Ona göre İsviçre, sadece dünyanın zenginliğinden değil, dünyanın eşitsizliklerinden de önemli ölçüde faydalanıyordu.
Ancak Ziegler’in eleştirileri ekonomiyle sınırlı değildi. İsviçre’nin gurur duyduğu doğrudan demokrasi modelini de romantikleştirmiyordu. Halkın oy kullanmasının tek başına gerçek demokrasi anlamına gelmeyeceğini, ekonomik gücü elinde bulunduran çevrelerin medya ve kamuoyu üzerindeki etkisi sayesinde halk oylamalarını önemli ölçüde yönlendirebildiğini, bu yüzden de kamusal tartışma alanının manipüle edildiğini savunuyordu. Ona göre demokrasi yalnızca sandık değil, aynı zamanda sosyal adalet ve ekonomik eşitlik meselesiydi.
İsviçre’nin tarafsızlık ilkesini de sorgulardı Ziegler. Resmî olarak tarafsız olan bir ülkenin, küresel sermaye düzeni içinde ekonomik çıkarları doğrultusunda çok açık taraflar alabildiğini ileri sürerdi. Bu nedenle kendisini “İsviçre’nin vicdanı” olarak görenler olduğu gibi, “ülkesini dünyaya kötüleyen adam” olarak görenler de vardı.
Biz genç öğrenciler için ise onun en etkileyici yanı, tam da kendi toplumuna karşı bu kadar cesur eleştiriler yöneltebilmesiydi. Çünkü gerçek entelektüel cesaretin, uzaktaki ülkeleri eleştirmekten çok, kendi ülkesinin kutsal kabul edilen kurumlarını sorgulayabilmek olduğunu bize gösteriyordu.

Kendisi ile bir tartışma anekdotum
Jean Ziegler’i ilginç kılan yönlerinden biri düşünsel polemiklere açık olmasıydı. Bir gün Silahları Geri Çevirin kitabını işlediğimiz derste kendisine şu soruyu sordum:
“Hocam, artık 1960’lı yıllardan bu yana birçok toplumsal model ve ulusal kurtuluş hareketi deneyimi yaşandı. Bugün bu hareketleri hâlâ yalnızca kurmak istedikleri ideal dünya üzerinden mi değerlendirmeliyiz, yoksa iktidara geldiklerinde pratikte yaptıklarını da dikkate almak gerekmez mi?”
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Evet, ne olursa olsun, onları desteklemeliyiz.” Ben de kendisine: “Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim.” dedim. Bunun üzerine benimle polemiğe girmek yerine ilginç bir şey yaptı. Bir sonraki seminer için, kendi görüşüne karşı geliştirdiğim argümanları yazılı olarak hazırlayıp asistanına vermemi istedi ve bunu bana seminer ödevi olarak verdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunun önemli bir pedagojik yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Kendi düşüncelerini büyük bir kararlılıkla savunuyordu ama öğrencisinin itirazını da akademik tartışmanın doğal bir parçası olarak kabul ediyordu. Fikirlerinden taviz vermiyordu; fakat karşı fikrin de güçlü argümanlarla savunulmasını istiyordu.
Jean Ziegler’ile son kez yaklaşık dört yıl önce Lozan kantonunun Morges kasabasında düzenlenen bir sokak kitap festivalinde karşılaştım. Bir iki nostaljik söylemden sonra elimi tutup gülümseyerek Fransızca, “Zaman çok hızlı geçiyor; anlamı olmayan şeylerle vakit kaybetmemek gerekir!” dedi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, aslında bütün hayatını bu cümleyle özetlediğini düşünüyorum. O gerçekten de hayatını anlamlı bulduğu mücadelelere adadı. Bugün birçok kişi onun yaklaşımını ve tarzını eleştirebilir. Ancak kimse onun düşüncelerini konjonktüre göre değiştirdiğini söyleyemez. İnandığı şeyi hayatı boyunca savundu.
Eksikliğini hissedeceğiz
Jean Ziegler’in ardından sadece bir profesörü kaybetmedik. Aynı zamanda kamusal alanda söz söyleyen, öğrencileriyle sokakta yürüyen, akademik bilgisini toplumsal mücadeleye dönüştüren bir entelektüel tipini de kaybediyoruz.
Bugün üniversitelerde atıf sayıları, proje bütçeleri ve uluslararası sıralamalar daha çok konuşuluyor. Buna karşılık toplumun vicdanına seslenen, gerektiğinde iktidarlarla ve ekonomik güç odaklarıyla çatışmayı göze alan entelektüeller giderek azalıyor.
Jean Ziegler’in bütün siyasi görüşlerini paylaşmak zorunda değiliz. Ben de bazı konularda kendisiyle aynı fikirde değildim. Ama onun bize bıraktığı en önemli ders belki de şudur: Bilim insanı kendisini sadece bir anlama ve açıklama eylemiyle sınırlamamalı; gerektiğinde dünyayı değiştirme iddiasına da soyunmalı.
Belki de bugün, yapay zekânın bilgi ürettiği ama insanların giderek daha az risk aldığı bir çağda, Jean Ziegler gibilerinin eksikliğini daha derinden hissedeceğiz. Çünkü Jean Ziegler gibi entelektüeller sadece kitap yazmıyor, bilgi üretmiyor; aynı zamanda yaşadıkları dönemin vicdanı olmayı da göze alıyorlardı.
Rahat uyu sevgili Hocam…
