Kültür-Sanat

İSVİÇRELİ RESSAM PAUL KLEE (1879 -1940)

20. yy. felsefesinin önde gelen düşünürlerinden Walter Benjamin’nin, Tarih Felsefesi üzerine yazdığı kitaplarından birinde, Paul Klee’nin Angelus Novus tablosuna ilişkin sözleri felsefe ve sanat dünyası çevrelerinde ezbere bilinir:

Klee, Angelus Novus adlı bir resim yapmıştır. Bu resimde, gözlerini diktiği şeyden uzaklaşma yolundaymış gibi görünen bir melek çizilidir. Gözleri faltaşı gibi açık, ağzı açık kalmış ve kanatları açık. Tarihin meleği böyle görünüyor olmalı . Yüzünü geçmişe dönmüş. Bizim önümüze zincirleme olayların serildiği yerde o, enkaz üstüne enkaz yığan ve bu yıkıntıları onun ayaklarının dibine savuran tek bir felaket görüyor. Muhtemeldir ki orada kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış olanı tekrar bir araya getirmek isterdi. Ama cennetten doğru bir rüzgar esiyor ve onun kanatlarınca yakalanıyor, kanatlarına takılıyor ve bu rüzgar öyle sert ki, melek artık kanatlarını kapatamıyor. Önündeki yıkıntı göğe doğru yükselirken, bu fırtına onu, arkasını döndüğü geleceğe doğru sürüklüyor  durmaksızın. Bizim ilerleme dediğimiz şey işte bu fırtınadır.“

                                                                                                                Walter Benjamin

Benjamin, Hegel, Deleuze gibi büyük filozoflar kadar, dil-bilimciler de Klee’den etkilenmişler, esinlenmişler; sanatı ve düşünceleri ile yakından ilgilenmişlerdir. Uygarlığımız alfabe, rakamlar ve yazı ile kurulmuş, gelişmiştir; fakat yazıdan önce resim vardı.

Paul Klee, „… bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi ancak görerek buluruz“ derken, aslında; insanın kendini ve evreni tanımak için kullandığı duyulardan en önemlisinin görmek olduğunu vurguluyordu. M.Ö. 15 binli yıllardan bize kadar ulaşan mağara resimlerini yapmış olan insanoğlu, gördüklerini algılayabiliyor ve resmedebiliyordu. Bu resimler, ilk görsel iletişim örnekleri olarak imgelerin insan üzerindeki etkisine ilişkin en eski kanıtlardır.

„Bu balık değil ki… Resim.“  

Kübizmin en tanınmış öncülerinden Picasso, „Bu balık değil ki. Resim…“ diyor, daha çok bilmeceye benzeyen resimlerinden birindeki balığa bakıp da, “Bu nasıl balık! Böyle balık olur mu?“ diyen bir hanımefendiye.

Nedir resim?

Bu soruya en güzel yanıtlar resim sanatının pirlerinden geliyor. İşte birkaç ustanın bu soruya verdiklari yanıtlar:

Chagall: Resim yapmak, çiceklerin güzelliğiyle yarışmak için gösterdiğiniz sonsuz çabadır; ama yarışı daima kaybedersiniz.“

Renoir: (Çıplak kadın resimlerinde doğallığı nasıl yarattığını soranlara verdiği yanıt) “Hiç yılmadan çalışıyorum. Yeniden yeniden yapıyorum. Kadınları çimdikleyesim gelinceye kadar. İşte o zaman, „tamam.“ diyorum.“

Itamar Yaoz-Kest:“Resim can acıtmalıdır. Önce onu yaratan sanatçının canını acıtmalıdır. Ressam, yaratacağı acıyı kendi bedeninde duymalıdır. Gerçek bir ressam, yansıtacağı acıları yaşayan bir kişidir.“

Paul Klee: “Resim, bir çizgiyi gezintiye götürme sanatıdır.“ Ya da; “Sanat eksik olan bir halkı beklemektir. Henüz eksik olan bir halkı bekleyen, çağıran şeydir sanat.“

Gilles Deleuze ise bir felsefeci bakışı ile resme dair insanı çarpan görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Sanat ölüme karşı bir dirençtir. Lascaux mağaralarında beş bin yıldır durup bekleyen duvar resimleri, işte direnmekteler. Ama ölüme karşı direncin ikinci bir tarzıyla buluşması vardır sanatın: Yani insanların kavgasıyla; ölüme, tahakküme, baskılara karşı umutlu kavgasıyla… İşte Bach’ın müziği: Rönesans sonrası kurumsallaşmış iki müziğin; kutsal, ilahi kilise müziğiyle, onun karşıtı profan, sarayli, dünyevi müziğin seslerini bastırmaya çabalayan bir çığlıktır: Defolun! İkiniz de çekip gidin!

Sürekli bir arayış içinde olan ve herhangi bir sanat akımına bağlı olmayan İsviçreli ressam Paul Klee, 20. yüzyıl çağdaş sanatını büyük ölçüde etkilerken, aynı zamanda felsefecilerin de yakından ilgilendiği bir sanatçıdır. Bern yakınlarındaki Münchenbuchsee’de Alman bir baba ve İsviçreli bir anneden 1879 yılında doğmuştur. Yedi yaşında keman çalmaya başlayan sanatçı, resme olan büyük ilgisi yüzünden1900 yılında Münich Akademisi’ne kaydoldu. Bir yıl sonra da akademinin verdiği eğitimden sıkılarak ayrıldı. Aslında akademiyi terkedişi onun resim kariyerinin başlangıcı oldu. Önce Bern’e dönen Klee, daha sonra İtalya’nın çeşitli kentlerini dolaştı. Sanatta herşeyi kendi kendine keşfetmek istiyordu. Yaşamı yoğun bir arayış içinde geçti. 

Vassily Kandinsky (1866 – 1944) ile tanışması:

Paul Klee ile soyut resmin öncülerinden Rus asıllı Kandisnsky arasında aslında ne kadar çok ortak yön olduğunu herkes farkedemez. Resimleri gerçekten de birbirine çok benzemez; birbirlerinden çok farklı görünen iki ressamı birbirine bağlayan, modern sanat tutkuları ile renklerin büyüsüne olan bağlılıkları olmuştur. Her ikisi de aynı güneş sisteminin etrafında dönen iki farklı muthteşem gezegen gibiydiler; zaman zaman karşılaşıyorlar, sonra yine uzun süre ayrılıyorlardı… İlk karşılaşmaları 1898’de Münich’te gerçekleşmişti. Kandinsky’nin „Der Blaue Reiter (Mavi Atlı)“ adını taşıyan sanatçılar grubu ile 1911‘de tanışan Paul Klee, bu tarihten sonra Kandinsky ile düzenli olarak karşılaşmaya başladı. 1912’de Der Blaue Reiter’in ikinci sergisine katıldı (Münich).

8000 kadar resmi olduğu sanılan sanatçının çok değişik uslup arayışları içinde olmasına karşın, bunların tümünü bireysel bir anlatımda birleştirmeyi başarmış olması dikkat çekicidir. Klee için biçimlerin yorumlarından çok kökenleri önemlidir. Resmin özünün renk olduğunu düşündüğünden, renge giderek daha çok önem veriyordu. Sanat onun için doğanin bir simgesidir.

1914… Klee Tunus’ta

August Macke  (1887 – 1914) ile Tunus’a yaptığı bir gezi, resimlerindeki ışık ve renk kullanımı yönünden ölümüne kadar sürecek, çok derin izler bırakmıştır. “Ben ve renkler bir bütünüz. Ich bin ein MALER!“ diyordu.

1916 – 1918 yıllarında Alman ordusunda askerlik yaptı. 1.Dünya Savaşı sonunda çağdaş sanat üzerinde önemli etkisi olan “Bauhaus“da ders verdi.

1925’de Uluslararası Gerçeküstücüler Sergisi‘ne katıldı. 1931’de Düsseldorf Akademisi’ne geçtiyse de Nazi Yönetimi işine son verdi. Bunun üzerine İsviçre’ye dönen Klee, 1935’de yakalandığı bir hastalıktan ötürü 1940 yılında öldü.

 

 

Bern’de Paul Klee Merkezi

 

Dünyaca ünlü İtalyan mimar Renzo Piano tarafından tasarlanmış olan Paul Klee Merkezi, Klee’nin yaşamı ve yapıtları çerçevesinde etkinlikler gerçekleştiriyor. Şu anda sanatçıya ait 4000 civarında yapıtın sergilendiği, bir sanatçıya ait en  büyük sanat merkezi durumunda olan Klee Merkezi, Haziran 2005’den beri ziyaretçilere açık.

Üç tepeli Klee merkezinde sergileme alanları dışında en son teknolojiye sahip müzik ve gösteri binası, çok işlevli bir geçit, seminer salonları ve bir de çocuk müzesi bulunmaktadır.

Anlamlı bir hafta sonu geçirmek isteyen çocuklu aileler için de iyi bir alternatif sunan Klee Merkezi‘ne ilişkin ulaşım bilgileri ise şöyle:.

 

Zentrum Paul Klee, Monument im Fruchtland 3, Postfach 3000 Bern 31

Tel: 031 359 01 01

 

Ziyarete Açık Günler ve Saatler: Salı – Pazar

 (Perşembe günleri saat 21.00’e kadar açıktır)

Shop ve Cafe: 09.00  – 18.00 arası

Resim sergileri: 10.00 – 17.00 arası

Çocuk Müzesi Creativa  (Açık Atölye): 10.00 – 17.00 arası

 

Haber: Gülter Locher

 

 

devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı