Aydın Yıldırım

İsviçre neden zengin oldu?

Dağlar, kayalıklar, ormanlar ve çimenlik alanlar. 300 yıl önce İsviçre'ye bakan herhangi biri, bu ülkenin günün birinde dünyanın en zenginlerinden biri haline geleceğini asla düşünemezdi.

Aydın Yıldırım

Aydın Yıldırım

Genel Yayın Yönetmeni

a.yildirim@haberpodium.ch

 

 

Dağlar, kayalıklar, ormanlar ve çimenlik alanlar…

300 yıl önce İsviçre’ye bakan herhangi biri, bu ülkenin günün birinde dünyanın en zenginlerinden biri haline geleceğini asla düşünemezdi. İsviçre tarihine daha yakından bakıldığında, yükselişin o kadar da tesadüfi olmadığı anlaşılabilir.

Markus Somm‘un yeni çıkan kitabı “İsviçre neden zengin oldu? Bir ekonomik mucizenin mitleri ve gerçekleri“ İsviçre’nin zenginlik kaynaklarına farklı perspektifler sunan bir çalışma.

Zenginlik kaynağı

İsviçre dünyanın en zengin beş ülkesinden biri olarak geçiyor. Uluslararası Para Fonu’na göre İsviçre, 2021’deki gayri safi yurtiçi hasılada, kişi başına yaklaşık 95 bin dolar ile ikinci sırada yer alıyor.

Zengin İsviçre

Ülke, Dünya Bankası’na göre de dördüncü sırada yer alıyor.

Ancak tüm bunlara rağmen, ülkede avantaj olarak kabul edeceğiniz hemen hemen hiçbir şey yok.  Örneğin denize erişim yok, hammadde yok, nüfusu oldukça az, zorlu coğrafi koşullardan kaynaklı olarak tarım az. Kısacası dağlardan ve kayalıklardan oluşan bir ülke. Buna ek olarak, bu küçük ülkenin sakinleri komşu ülkeler için genellikle baş belası. Bu nedenle ülkeye pek kimse yardım etmedi.

Peki İsviçre bunlara rağmen nasıl zengin oldu?

Teoriler

Konu anlaşılmaz göründüğü için ortalıkta yıllardır çılgın teoriler dolaşıyor.

Uzun zamandır İsviçre’nin servetinin temelinin bankacılığa ve bankacılık sırrına dayandığı söyleniyordu. Ya da ülkenin 20’nci yüzyılda, akıllı ve bencil İsviçrelilerin Nazilerin her türlü kirli işlerine, ve zulmüne göz yumarak dünya savaşıyla harap olmamasına atfedildi.

Bu iddialar hiçbir zaman kanıtlanamadı ancak hep dilden dile aktarıldı.

Son zamanlarda ön plana çıkan bir başka konu ise “Kölelik“ oldu. Tarihçiler ve politikacılar İsviçre’nin, her ne kadar sömürgeleri olmasa da sömürgecilikten ve onun en korkunç kurumu olan kölelikten faydalandığını varsayıyorlar.

Batı kapitalizmi bir bütün olarak bu adaletsizlikle ilişkilendirildiği için, kölelik konusu ülkenin refah durumunu kısmi olarak açıklayabiliyor.

Bu tez oldukça makul görünüyor. Çünkü Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların üçüncü dünya ülkelerine yönelik sürdürdükleri baskıcı koşullar düşünüldüğünde, batı ülkelerinin neden zengin, üçüncü dünya ülkelerinin ise neden fakir oldukları daha iyi anlaşılıyor.

Şaşırtıcı yükselişin nedenleri 

İsviçrelilere göre tüm bu teorilerin çoğunun ortak bir yanı var; ülkeyi küçümseme. Buna göre, bu muazzam ekonomik gücün ne kadar süredir İsviçre’nin elinde olduğu görülemiyor.

İsviçre bankalarının adı bile anılmadan önce, ülkede dünyanın en güçlü ihracat endüstrilerinden biri yaratılmıştı. Dolayısı ile bankacılık gizliliği tek başına bu zenginliği açıklamada yeterli değil

Avrupa’nın kendi kendini yok etme dönemine girdiği Birinci Dünya Savaşı’ndan yıllar önce, İsviçre’nin serveti zaten olağanüstü boyutlara ulaşmıştı. Amerika’daki köleler, İsviçre’nin uzun süredir sanayileştiği bir zamanda Avrupa’ya hammadde sağlıyordu.

Aslında, zengin İsviçre’nin tarihi bugün çoğu insanın bildiğinden çok daha erkenden başlıyor. Bu şaşırtıcı yükselişin nedenleri  ise, yaygın olarak duyulanlardan çok farklı.

Ülke Alpler’de olmasına rağmen Avrupa’nın büyük pazarlarına yakın. Kuzey ve güney arasındaki önemli geçitler ve nehirler sayesinde dünya pazarına da bağlı bir konumda.

Endüstriyel fırsatlar

1723’te Paris’te bir “Ticaret Sözlüğü“ yayımlanır. Sözlükte, o dönemin dünya ekonomisini yönlendiren ülkelere ve şehirlere yer verilir.

Sözlüğün yazarı olan Jacques Savary des Brûlons, “Zürich” başlığı altında şunları yazar; “Zürich halkı, altın ya da gümüş madenleri olmamasına rağmen, devletlerini gerçek bir Peru haline getirdi.“

O zamanlar İspanyollara ait olan Peru, altın ve gümüş madenleri sayesinde önemli bir hazineler ülkesi olarak kabul ediliyordu.

“Fakat Peru’dan bu kadar çok altın ve gümüş çıkaran ve onları kanları pahasına madenlerde çalışmaya zorlayan İspanyolların aksine, Zürichli beylerin devletleri ve tebaası sadece fabrikalarıyla zenginleşti.”

Fransız gümrüklerinde genel müfettiş olarak çalışan ve Zürich’ten Fransa’ya giden birçok malı kontrol etmekle yükümlü olan Savary bu madenlerden haberdardı.

Bu dönemde ortaya çıkan fabrikalaşmada Zürich yalnız değildi elbette. Sanayileşme; Basel, Cenevre, Neuchâtel, St. Gallen, Doğu İsviçre’nin tamamı, Glarus, Aargau gibi İsviçre’nin birçok bölgesinde, bir asırdan fazla bir süredir giderek daha fazla görülüyordu.

1780’e gelindiğinde İsviçre, Avrupa tekstil endüstrisinin en önemli merkezi haline gelmişti. O yıl İsviçre ihracatı 3 milyon sterline, 1800’de ise 5 milyon sterline ulaşmıştı. Ülke, toplam dünya ticaretinin yaklaşık %2’sini temsil ediyordu.  Çoğu Avrupalının gözünde, nasıl ihracat yapılacağını henüz yeni öğrenen bir ülke için büyük bir ihracat başarısı oluşmuştu.

Ülke imalatçıların, tüccarların ve işçilerin ülkesi haline gelmişti. Bu dönemde el sanatları endüstrisinin kapsamı çok genişti.

1787’de Zürich Kantonu yetkilileri, pamuk endüstrisinde iş bulan tüm işçilere çalışmaları için kolaylıklar sağladı. Pamuk endüstrisi bir süre sonra lider sektör haline geldi.

Sektörde; 34 bin iplikçinin, yaklaşık 6 bin 500 dokumacının çalıştığı tespit edilirken, pamuklu kumaş üretiminde toplamda 50 bin kişi çalışıyordu. Bu sayının o dönem kantondaki tüm işçilerin üçte birine tekabül ettiği ifade ediliyor.

Sonuç olarak, 1792’deki nüfusu 175 bin civarında olan Zürich endüstriyel bir kanton haline gelmişti.

Modern zamanlarda can çekişmek

18’inci yüzyıla geldiğimizde İsviçre, Avrupa kıtasının muhtemelen en geri devleti haline geldi. Tarihe “Eski Konfederasyon” olarak geçen ülke bir zamanlar mutluydu. Ancak ülke sonra bölünürken, genellikle kaotik zamanlar yaşadı.

Günümüz kantonların her biri o dönemler kendi başına mikro-devletlerden oluşurken, ülke henüz modern bir devlete bürünememişti. Ülke, Avrupa’nın güldüğü veya modasının geçmiş olduğunu düşündüğü orta çağlardan kalma bir kalıntıydı.

Anarşi, güçsüzlük, çekişme kendini fazlasıyla hissettiriyordu. Ancak bu olumsuz koşullar ülkeyi çok fazla engelleyemedi. Ülke benzersiz bir kariyer yaşamaya başladı.

Mülteci protestanların etkisi

16‘ncı yüzyıl, Avrupalıların artık gerçek bir inanç üzerinde anlaşamadıkları için birbirlerinin kafalarına vurdukları Reform çağını sembolize eder.

Bu dönemde İsviçre de, Katolik mi yoksa Protestan mı? söylemi üzerinden iki kampa bölündü ve neredeyse sürekli bir iç savaş durumu yaşadı.

Yine de ülke, zorluklara rağmen şanslıydı. Her iki mezhep aşağı yukarı eşit derecede güçlü olduğu için, iki güç birbirini kovmayı başaramadı. Bu durum Avrupa’daki çoğu ülkede de böyle oldu.

Bu nedenle İsviçre, Avrupa’daki sayısız dini mülteci, özellikle de Protestanlar için bir sığınak haline geldi.

İsviçre’ye gelen binlerce kişi önce dostane bir şekilde karşılanırken, bir süre sonra sıklıkla taciz edilmeye başlandı. Mültecilerden bazıları umutsuzluğa kapılırken, bazıları ise başarılı oldu.

Girişimci mülteciler başka yerlerde kendilerine verilmeyen fırsatlara burada sahip oldular.

Protestanlık inancındaki dünyevi başarılardan ve kazançların gereksinimden yola çıkan bu kesim, İsviçre’de asla oluşamayacak olan tüm endüstrileri yaratmayı başardı.

Bu açıdan ülke, mezhepler arasındaki kriz durumundan faydalanmış oldu.

Belki de Avrupa’da 500 yıl boyunca başka hiçbir ülke, savaşların ve zulmün ortasında aklı başında ve barışçıl kalamadı. İsviçre ise, barışçıl politikları sayesinde fazlasıyla kazanmasını bildi.

Sonuç olarak İsviçrelilerin, pek de kahramanca olmayan bir varoluşun bedeli olarak iyi bir hayat sürdürdükleri söylenebilir.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı