Bülent Kaya

İnsanlık ölmedi ya!

Bulent Kaya

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

www.bkaya.ch

 

 

Geride bıraktığımız 2015 yılında bir milyonu aşkın insan Avrupa ülkelerinden, çektikleri acı ve ıstıraplarını, yaşadıkları dramı anlayacak sıcak bir yürek, kendilerine uzatılacak dost bir el, başlarını sokacakları bir yer sunan vicdan aradılar. Dayanılması dile kolay onca acıyı unutturacak, yaşamla-ölüm arasındaki keskin çizginin ortadan kalktığı «umuda yolculuk» macerasına atılan bu insan kitlesine tek bir duygu eşlik etti;  insanlık ölmedi ya!

Haksız mıydılar bu duyguya kapılmakta? Elbette değil. İkinci dünya savaşı esnası ve sonrası yaşanılan büyük insani dramdan yeterince ders çıkartılmış gibiydi. Zira Uluslararası topluluk 1951 Cenevre Sözleşmesi’yle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin «her birey, özgürce dolaşma ve bir ülke seçip o ülkede yerleşme hakkına sahiptir» ilkesinden hareketle, ülkesini terk etmek zorunda kalanların (mültecilerin) hukuki statüleri güvence altına alınmıştı.

Alzheimer’lı Avrupa

En dramatik şekilde Küçük Aylan Kurdî’nin masum bedenine yansıyan, mültecilerin yürekleri yakan acı görüntülerini izleyen Avrupa ülkelerinin 2. Dünya Savaşı, Macaristan’ın (1956) ve Çekoslovakya’nın (1968) işgalleri, 1990’lardaki Bosna savaşı ve Kosova krizi esnasında yaşanan mülteci dramlarını hatırlayıp, insanlık onuruna sahip çıkacaklarını düşünmekten daha insani bir davranış ne olabilirdi ki?

Ne var ki bu insani duygu, çok kısa bir süre Avrupa’nın yakın hafızasının silinmek üzere olduğunu fark etmiş olmanın hayal kırıklığına uğradı. Avrupa ülkeleri, sınırlarında sayıları on binleri geçen insan yığınları ile karşılaşmaya başladıkları andan itibaren, bu yığınları «başıboş kalabalık», «işgal» gibi pejoratif kavramlarla dillendirmeye başladılar. Söylemsel düzeyde ki bu gelişme mültecilik olgusunun farklı bir algılanmasını amaçlarken, Avrupa’nın verdiği ortak politik cevap ise, mültecilere kapıları kapatmak, onları tel örgülerin arkasına hapis etmek ve girişleri engelleyecek sınır kontrollerini daha da güçlendirmek olmuştur.

Macar Başbakan’ı Viktor Orban, sınırları duvarla örme girişiminden sonra, Macar ordu birliklerine gerekirse mültecilere ateş açabileceklerini emretti. Polonya’da Ekim ayında yapılan parlamento seçimlerinde adayların seçim kampanyaları mülteciler için en kötü tanımı icat etme yarışı etrafında döndü: «tehlike», «kolera» «parazit», « korku», « terörist» kavramları Katolik değerlere bağlılığıyla övünen 80 milyonluk Polonya’da Katolik dünyasının dini otoritesi Papa’nın mülteciler için yaptığı «acil insani prensip» çağrılarını gölgede bıraktı. Slovenya, Makedonya, Sırbistan gibi balkan ülkeleri de insanlıkla sınavlarında pek başarılı sayılmazlar: Macaristan ve Polonya ile aynı telden çaldılar. Avrupa ülkelerinin büyük bir çoğunluğu insanlığa karşı islenecek yeni bir suç riskiyle karşı karşıyayken Angela Merkel’in vicdanının sesi duyuldu: «Eğer Avrupa mülteciler sorunun altında kalırsa, evrensel insan hakları ile olan geniş bağı kopacak ve dağılacak». Yiğidin hakkını teslim etmek gerek. Ne derseniz deyin ama, Merkel’in bu politik çıkışı Avrupa liderlerine insani bir ders verir gibiydi, Suriyeli mültecilere açılan tek umut ve empati kapısıydı

Mülteciysen «istenmeyen insansın» da…


 

 

 

 

 

 

 

 

Ne var ki, Almanya’da YouGov adlı kamuoyu araştırma şirketinin Die Welt gazetesi için yaptığı anketin sonuçları Merkel’in «Hoşgeldin Kültürü» (Willkommenskultur) açılımının toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenmediğini göstermektedir. Ankete katılanlardan göç kökenli olmayanların yüzde 40’ıAlmanya’nın bugün kabul ettiğinden daha az sığınmacı kabul etmesi, yüzde 25’i ise hiçbir şekilde mülteci kabul etmemesi, sadece yüzde 6’sı daha fazla mülteci kabul etmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu verilere göre, Alman toplumunun büyük çoğunluğu mültecileri Latince‘de «istenmeyen insan» anlamına gelen bir nevi persona non grata olarak görüyor. Bu durum maalesef sadece Almanya’ya özgü değil. Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde aşağı yukarı aynı manzarayla karşılaşıyoruz.

Önemli bir kısmı sığınmacı nüfustan oluşan Avrupa’nın yerleşik göçmenleri bu konuda acaba ne düşünüyorlar? Almanya’daki anketin sonuçlarından hareket edersek, ankete katılan göç kökenlilerin mülteciler karşısındaki tavrının göç kökenli olmayanlarınkinden pek farklı olmadığını görebilmekteyiz; yüzde 45’i daha az sığınmacı isterken, yüzde 24’ü mülteci kabul edilmemesinden yana. Mültecilerle «göç etme» hakkı tanıyanların sayısı ise yüzde 8 gibi komik bir oranı geçmiyor. Daha da ötesi, Hannover’de Türkiyeli ve İspanyol göçmenler mahallelerine yerleştirilmek istenen yeni mültecileri  kendilerine komşu olarak kabul etmemek için direniyorlar.

Göçmenler göç toplumundan kendileri için beklediği ve sürekli eksikliğini vurguladığı «hoşgeldin/misafiperverlik kültürünü» yeni gelen göçmenlere neden göstermek istemiyor? Mültecilerin yaşadıkları dramlar ve acılar karşısında ulusal bir dayanışma sergilemeyen Batı Avrupa toplumlarının refah şovenizmini bu kadar kolay benimseyen göçmenlerin bu egoist davranışını neyle açıklayabiliriz ?

Gruplar arası ilişkiler üzerine yaptığı sosyolojik çalışmalarıyla ünlü Norbert Elias bir grubun elde ettiği şansı nasıl monopolleştirdiği ve onu kendisine benzeyen ama kendisinden sosyal olarak daha «aşağı» gördüğü başka bir grubu dışlamak, ötekileştirmek ve stigmatize etmek için kullandığını çarpıcı bir şekilde açıklar. Established (yerleşen)  ve outsiders (yabancı, dışarıdan gelen) kavramlarıyla ifade edilen bu durum, göç toplumundaki sosyal gerçeklikleri hala bir fiil «outsiders» olan göçmenlerin kendilerini «Established» konumda hissetmelerini de çok iyi ifade etmektedir.

Unutmayalım ki insanları, grupları kavramlarımızla nasıl adlandırdığımız ve etiketlendirdiğimizin önemli sonuçları ve yaptırımları vardır. Fransız dil bilimci Roland Barthes kullanılan «kelimeler hiçbir zaman masum değildir” der.

Mülteci kelimesi, insani referanslardan uzaklaştırılarak ciddi bir şekilde politikleştiriliyor. Bir dönem «suçlu-kriminal», daha sonra «esrar, eroin satıcısı», şimdi ise, özelliklede Paris ve Amerika’da gerçeklesen saldırılardan sonra, «terörist» kavramıyla özdeşleştirilmek istenmektedir mülteci.

Mülteciler olgusuna yaklaşımımızı nasıl etkiler pek bilemeyiz ama, insanlığı tekrar insanlaştırmaya davet etmek için de olsa her şeyden önce kullanılan bu dilin terkedilmesi ve değişmesi şart.

Bu değişikliği herkesten önce Avrupa’nın göçmenlerinin başlatmasını görmek yeni yıl beklenti ve dileklerimizden olsun. Mültecilerle birlikte nice yıllara…

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı