Kültür-Sanat

Hangi filme gitmeli?

 

Diriliş- The Revenant

Alejandro Gonzales Inarritu’ nun geçen yıl son Filmi Birdman ile 4 Oscar ile ödüllendirilmesinin ardından yönetmenin bu başarıyı nasıl aşabileceği üzerine tartışılıyordu. Bu beklentilere yönetme bu filmi ile yanıt vermiş oldu. Başrolünü defalarca Oscar’a aday gösterilip alamayan ancak bu kez rolünü insani sınırları zorlayan koşullarda gerçekleştiren ve bunun hakkını veren Leonardo Di Caprio bazı sahneler için çig bizon cigeri yemek, buz gibi nehirde sürüklenmek,  bir at leşinin içinde uyumak zorundaydı.

Amerika’nın vahşi doğasında ilk keşif ve inceleme gezilerinde yol gösterici ve uzman olarak çalışan Hugh Glass (Di Caprio) bir Ayı tarafından korkunç bir saldırıya uğrar. Hayata tutunmaya çalışırken en yakın arkadaşlarının ihanetine uğrayan ve onu ölüme terketmelerine rağmen büyük bir yaşam tutkusuyla onulmaz yaralarına karşı büyük bir mücadele gösteren Glass ailesine duyduğu sevgiden aldığı kuvvetinde yardımıyla, keskin öldürücü soğuklara karşın, kendisini ölüme terkedenlerden intikamını alır.

 İnarritu’yu Babel ve Birdman gibi filmlerinden tanıyanları biraz hayal kırıklığına uğratan, zira çok fazla hoolywood vari bir yaklaşımla dramatik yapıyı kötü iyi İkilemine teslim eden, son sahnede sözde kötünün cezalandırılması ile rahatlatılan bir anlatım tarzı, böyle yetenekli bir yönetmenden beklenmiyordu. Çok güzel sahneler ve resimler var filmde, Di Caprio da elinden geleni yapmış ama, neredeyse şiddet orgiesine dönüşmüş sahnelemede bir süre sonra etkisini yitirip can sıkıcı bir hal alıyor. Di Caprio’nun çabalarının da iyi çekilmediği ve sürekli yakın plan çekimler ile yüzündeki acı ve yaşama gayretinin kayıt edilmeye çalışıldığı sahneler çok fazla tekrar ettiği için etkisiz kalıyor. İnarritu’nun belkide en kötü yönettiği film bana göre yinede bazı sahnelerin hatırına görmenizi salık veririm. 

Carol

Zengin ve seçkin bir aileye mensup, Carol kızına noel hediyesi ararken bir alışveriş merkezinde Therese ile karşılaşır. 1950 li yıllarda Amerika ve New York henüz kadın aşkından rahatça söz edilebilen bir yer değildir.  Ancak aşk aşktır bazen cinsiyette tanımaz. Neredeyse ilk görüşte birbirine tutulan bu iki kadının neleri göze alabilecekleri, neleri  feda edebileceklerini ilgiyle izleriz.

Carol un kızını bu ilişki yüzünden bir müddet göremez. Kocasının Carol ü tekrar  kazanmak sevgisinin karşılıksız kalması karşılığı cezalandırmak için elinden geleni yapması ve o yıllardaki yasal yapınında tamamen kocanın yanında tavır alması herşeyi daha zor katlanılır hale getirir. Todd Haynes in Patrica Highsmith in romanına yaslanarak çektiği film aslında sadece karekterlerden yaşıyor diyebiliriz.

Carol rolünde Cat Blanchett çok vakur, asil ve duygulu orta yaşlı bir kadını canlandırırken, Rooney Mara Therese rolü ile parlıyor. Sanırım Rooney deki star ışığı Audrey Hepburn  gibi. Karekterlerin yeteri kadar cesaretle yapabileceklerinin sınırlarına götürülmediği için sanki yarım bırakılmış bir lezzet gibi tadı damağınızda kalan ama galiba karabiber eksik dediğiniz bir film. Kesinlikle öneririm.

 

 

 

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

[email protected]

 

 

 

 

devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı