www.haberpodium.ch

Nesrin Buzduğu:“Bir taraftan biyolojik bir çekim var, diğer taraftan ise müthiş bir yabancılık hissi.“

Gurbet acısı her zaman taze. Bu acıyı, çocuklarına iyi bir yaşam sunmak adına Avrupa’ya gelen ilk kuşak çekmiyor sadece. Onların geride bıraktıkları çocukları da, geçmişe uzanan duygularla kendi acılarını yaşıyorlar halen.

İkinci kuşak olarak ifade edebileceğimiz bu kesim, gurbette yaşama savaşı veren anne babalarından ayrı kalıp, terk edilmişlik duygusu ile anne-baba sevgisinden mahrum büyüdüler. Yaşananların sonucunda; kavuşma olmasına rağmen, geride parçalanmış aileler, birbirine yabancılaşmış aile bireyleri kaldı.

Bu sorunu derinlemesine yaşayanlardan birisi de Nesrin Buzduğu. Nesrin Buzduğu çoğu insanın üzerine pek konuşmak istemediği bu konu hakkında yasadıklarını ve duygularını paylaştı bizimle.www.haberpodium.ch

Yaklaşık 40 yıldır İsviçre’de yaşayan ve burada yaşayan ikinci kuşağı temsil eden Buzduğu, entegrasyon alanında çalışıyor ve göçmen ailelere tercümanlık ile sınıf asistanlığı yapıyor.

Anne-babanızın buraya geliş hikâyesinden bahsedebilir misiniz ilk olarak? Ne zaman ve neden geldiler buraya?

Daha iyi yaşam koşulları hedefledikleri için gelmişler buraya. 1968 ortalarında babam, daha sonra, 1 yıl içinde de annem geliyor. Babamın mesleği kasaplıktı. İşe ilk olarak St. Gallen Kantonu’nda bulunan bir otelin restoran mutfağında başlamış. Daha sonra gelen annem ise, bu otelin genel temizliğine ve mutfak kısmına yardım etmiş. Bu sırada ikinci kardeşim dünyaya geliyor. Biz geride bırakılmıştık zaten. Kardeşimi de Türkiye’de yanımıza bırakıp, İsviçre’deki çalışma hayatlarına geri dönmek zorunda kalmışlar.

Neden böyle olmuş peki?

Çünkü kaldıkları yer tek odadan oluşan küçük bir mekanmış. Böylesi bir yerde çocuk bakımı imkânsız olduğu gibi çocuklara bakacak birini de bulamamışlar. Almanca bilmedikleri için epey hırpalanmışlar da.

Kaç kardeşsiniz? Geride bırakılma durumu tüm kardeşler mi yaşadı?

www.haberpodium.chÜç kardeşiz. Evet, ne yazık ki üçümüz için de aynı şeyler geçerli. Hatta ara ara üç kardeş bir arada bile olamıyor, akrabalarımıza taksim ediliyorduk.

Anne-babanıza karşı olan hisleriniz nasıldı peki?

Üçümüz de anne- babamızı yürüyecek duruma geldikten sonra tanıdık. Ben teyzeme bırakılmıştım o sıra. İlkokul ikinci sınıfa kadar onda kaldım. Diğer kardeşlerim ise büyük annemizin yanındaydı. Ancak bu süre zarfında birçok kez İsviçre’ye gelip gittim. Süreklilik sağlanamıyordu ama. Bir ara işlerini değiştirip başka bir şehre taşınınca, kısa bir süreliğine kardeşimle beni yanlarına aldırdılar. Tuhaf birşey… Bir taraftan biyolojik bir çekim var, diğer taraftan ise müthiş bir yabancılık hissi. Bu hissin tanımı çok zor.

İsviçre’ye gelişinizden bahsedebilir misiniz? Neler yaşadınız?

Ailem İsviçre’ye gelirken beni büyük annemlere bırakmıştı. Buraya ilk geldiğimde 3 yaşlarındaymışım. Kısa süreli de olsa arada yanlarına getirilip, bakım imkânları olmadığı için geri gönderiliyorduk. O zamanlar kreşlerde yer de olmuyormuş ve bekleme süreleri çok uzunmuş. Bütçeyi de zorluyordu muhtemelen. Buna dair geçici çözümler buluyorlarmış ama. Örneğin buraya turist olarak gelen yakınlarımız bizimle kısa vadeli ilgileniyorlarmış. Kaldığımız yerlerde aidiyet duygusu oluşmuyordu pek. “Analı-babalı öksüz“ tabiri sanıyorum bizi anlatıyordu.

Anne-babanızın çalışma koşulları nasıldı peki?

Büyük bir et ve sucuk fabrikasında çalışıyorlardı. Gece 04.00 sularında kalkıyor 05.00’te işe başlıyorlardı. Bizi de 04.00 ‘te uyandırıyor, battaniyelere sarıp kucaklarında kreşe bırakıyorlardı. Uykumuzun en tatlı yerinde…

Çocukluğunuza uzanan travmalar…

www.haberpodium.chEvet. O zamanlar bilhassa kış aylarında İsviçre’de iklimler daha soğuk ve karlı olurdu. Bölünen uyku sonrası sersem gibi oluyorduk. O dönemin bakıcı mürebbiyeleri kimi zaman çok acımasız olabiliyorlardı. Bizi hep ceza metodu ile yetiştiriyorlardı. Kendimizi savunabilmemiz için Almancamız da yeterli değildi pek. Bir keresinde küçük kardeşim ateşler içerisinde yatıyordu. O zamanlar 2 yaşlarındaydı. Bakıcı, kardeşim altına kaçırdığı için tokat atmıştı ona. Ben de dayanamayıp ”Niye vuruyorsun?, O hasta.” diye ağlamıştım. Tabağımdaki yemek bitmediği için tuvalete kapatılmalarım da vardır.

En üzücü olanı ise, genellikle biz uykudayken anne-babamın bizleri bırakıp gitmeleriydi. Sabah uyandığımızda yanımızda olmamaları gerçeği ile yüzleşiyor olmak çok zordu.  Biraz ağlayıp sonra gündelik hayata alışmaya çalışıyorduk. Çocukken terk edilmişlik duygusu ile baş etmek zordu gerçekten. İstenmiyormuş hissine kapılmak, kendini değersiz bulmak gibi duygulara yol açıyordu. Derin boşluklar bırakıyordu minik yüreklerimizde. İlkokul dönemlerinde dikkat eksikliği ve uzaklara dalıp gitmek gibi hallerim vardı. Hassas, alıngan, küskün bir tavır içinde oluyordum. Güven eksikliği de denebilir buna. Dışarıda oynarken bile ufak bir tartışmada müteessir olabiliyordum.

İşin garip olan yanı ise, hem kendi ailenize yabancısınız hem de sizi bıraktıkları kreş ortamına. İsimleri anne-baba ama bir yaşanmışlık yok. Halbuki önce kendi ailenize adapte olacaksınız ki dışarıyla adaptasyon o kadar kolay olsun. Ben her iki tarafa da entegre olmaya çalışıyordum. İsviçre’ye altı ay için gelebilmişsem kreşte Almanca öğreniyordum. Tam adapte olduğum esnada yeniden memlekete gitmem gerekiyordu. Film yeniden başlıyordu her seferinde.

“1980 yılında kalıcı oldum burada“

www.haberpodium.ch

İsviçre sizin için ne ifade ediyor şimdi?

İsviçre benim ikinci vatanım. Birçok kez gelip gitmiş bir çocuk olarak, 1980 itibariyle kesintisiz yaşadığım ülkedir.

1980 yılından sonra ne değişti?

Kayıp olarak değerlendirebileceğim ayrılık süreçlerinden sonra, dağılan aile bireyleri tek tek puzzle gibi bir araya geldik ve eksiklerimizi telafi etmeye gayret ettik. Hiç kolay olmadı tabii. Bir kaç yıl aileme ve İsviçre’ye yeniden adapte olma sorunları ile geçti.

Burada anne-babanız ile ilişkileriniz nasıl oldu? Ailesel ilişkilerde sıkıntılar yaşadınız mı?

Elbette hiç kolay değildi. 1980’de sürekli kalmak için geldiğimde ilkokul beşinci sınıfı bitirmiş, ön-ergenlik dönemine gelmiş olmanın sıkıntısı başlamıştı. Her şeye yeniden başlamak için kolları sıvamış bir kızdım artık. Ailem çalışıyordu, ben de diğer iki kardeşimin bakımı ve yapmam gereken ev işlerini üstlenmiştim. Anne- baba iş yerinden eve bitap ve gergin geliyorlardı. Haliyle ne çocuk gürültüsü çekecek ne de sizin dertlerimizi dinleyebilecek haldeydiler. Onlar da haklıydı kendilerine göre, ama bunu çocukken anlamanız mümkün değildi. Şimdi herşey geçti gitti. Anne-babam yaş itibarı ile emekli oldular ve şu an Türkiye’de yaşıyorlar.

Kızgın mısınız?

Karışık duygular bir biriyle iç içe geçmiş. Kızgınlıkla kırgınlık arası birşey bu.Çocukken suçladığınız ailenizi yetişkin olduğunuzda anlamaya başlıyorsunuz. Başka seçenekleri yokmuş, koşullar bunu gerektirmiş diyorsunuz.

Elinizde olsa geriye dönüp neleri değiştirirdiniz?

Geçmişi sıfırlamak adına aile bütünlüğünü sağlamak…. Kendi kanımdan canımdan olanlarla yabancılaşmayı engellerdim. Çünkü 0-6 yaş grubundaki bir çocuğun gelişimi ve kişiliğinin şekillenmesi çok önemli. O zaman dilimlerini yeniden inşa eder ve eğitimime odaklanırdım.

Eğitim konusunda ne tür zorluklar yaşadınız?

Eğitim yerimin sürekli değişmesi, yarıda kalıp tekrar başlanması benim için çok trajikti.Kardeşlerim için de öyle fakat ben büyükleri olarak daha çok etkilenmiştim.Buraya geldikten sonra Almanca yetersizliğinden dolayı beşinci sınıfı tekrarlamak zorunda kalmam, yaşımın diğerlerinden büyük olması gibi dezavantajlarım vardı.

Sizce terk edilmişlik travmasını yaşayan çok insan var mıdır Avrupa’da? 

Kesinlikle evet. Tahmin edilenden daha fazla olduğu kanısındayım. Bilhassa bizim yaş grubumuzda, yani aynı dönemlerde Avrupa’ya göç eden ailelerde bu sayı yüksektir. Çoğu yaşadıklarını anlatmak yerine susmayı tercih ediyor. Belki de “Anlatsam geçmişi değiştiremem“ düşüncesindeler.

www.haberpodium.chŞu anki mesleğinizi seçmenizde yaşadıklarınızın etkisi var denebilir mi?

Evet var. Şu an hem tercümanlık hem de sınıf asistanlığı yapıyorum.Her iki görevimde de farklı kültürlerden olan çocuklarla bir aradayım. Birçoğunda kendi çocukluğumun izlerini gözlemleyebiliyorum. Okula adaptasyon sürecinde sorun yaşayanlarla empati kurabiliyorum mesela. Öğrenme güçlüğü çektiklerinde nedenlerini anlayabiliyor ve bu anlamda öğretmenlere bunun gerekçelerini söyleyebiliyorum.

Bütün bunlara rağmen, yaşadıklarınızın sizi güçlü kıldığını söyleyebilir misiniz? Ne kazandırdı size?

Daha güçlü ve dirençli kıldığını söyleyebilirim tabii. Beni ben yapmasında bu yaşadıklarımın büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yaşam hedeflerinizi belirlerken eskiye dair ne varsa şartlarınızı ve koşullarınızı zorlamanız gerektiğini görüyor, neyin yapılıp yapılmaması gerektiği konusuna çözüm odaklı ve daha analitik yaklaşıyorsunuz olaya. Başarmayı sevdim, çünkü başka alternatifim yoktu.