Bülent Kaya

Göçmen yazarlar ve göçmen edebiyatı

Bulent Kaya

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

www.bkaya.ch

 

 

 

Göç ülkelerinde sayıları gittikçe artan “göçmen yazar” ların edebiyat alanında kendilerine bir yer bulmuş olmalarını nasıl açıklayabiliriz?

Avrupa edebiyatı, Adelbert von Chamisso gibi doğrudan kendisi göç etmiş, ya da Arthur Schnitzler gibi göç kökenli yazarlarla her zaman tanıştı. Nedense bu durum, ulusal çerçeve içine sıkışıp kalmış edebiyat araştırmalarının ilgisini yeterince çekmedi. Göçmenler ilk kez, 1945 postkoloniyal sığınmacı ve işçi göçü sonrasına, edebiyat alanında ayrı bir kategori olarak algılanıp ciddiye alındılar. Ne var ki, göçmen yazarların edebiyat tartışmalarının ilgi alanına ciddi bir şekilde girebilmeleri ancak 1980’lerden sonra gerçekleşebildi.

Almanya’da “Göç edebiyatı” İsveç’te “Göçmenler edebiyatı”, Hollanda’da “Allochthone Literatur“, Fransa’da “littérature beur“, Ingiltere’de “Black British Writing”, vb. gibi kavramlar bu yeni yazarlar kitlesini ifade etmek için kullanıldı. Her ne kadar bu kavramlar göçmen yazarların ulusal edebiyat alanından dışlanmışlığına gönderme yapıyor olsa da, göçmen yazarlar bu kavramları kendilerine karşı dışlama mantığının bir ifadesi ve devamı olarak algıladılar.

Dışlanma ve ayrımcılık olgusu başka bir yazı konusu olacak kadar önemli ve ayrıntı. Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakalım ve şöyle bir soruyla konumuza girelim;

Göçmen yazarlar ve eserleri, ulus-kültür-kimlik bağlamında göç toplumunda ne ifade etmektedirler?

Bazı araştırmacılar, örneğin Martin Dean, Michael Guggenheimer, Innocent Naki, Yusuf Yeşilöz gibi İsviçre edebiyat alanına ait göçmen yazarlarını ve eserlerini, göç toplumunun çok kültürlü ve kozmopolit bir yöne everildiğinin somut bir örneği olarak görmektedirler.  Bazıları ise Monica Ali, Ilma Rakusa ve  Feridun Zaimoglu gibi çok dilli ve eserlerinde küresel bir dil kullanan yazarlardan hareketle, bir “yeni dünya edebiyatı”nın oluştuğuna işaret etmektedirler.

Ağırlıkla yazarların biyografi ve eserlerinden hareketle yapılan bu açıklamalar, göçmen yazarların eserlerinde göç toplumlarında egemen ulus-kültür ilişkisinin homojen algılamasını sorguladıklarına vurgu yapmaktadır. Bu tespite katılmamak elbette mümkün değil… Ne var ki, bu sorgulamayı yapabilmek için göçmen yazarların, her şeyden önce edebiyat alanını çevreleyen ulusal sınırları aşıp, bu alanın içine girmeleri gerekiyor.

Bu yazarlar, 19. yy’dan beri ulusallaştırılmış edebiyat alanına girmeyi nerdeyse olanaksız kılan, “ulusal dili anadil düzeyinde bilme” gibi bir engeli nasıl aşabildiler? Eserlerinin yayımlanması için yayın evlerini, eleştirmenleri nasıl ikna edebildiler? Engellerin aşılmasına yardımcı  olan faktörler nelerdir?

Akla hemen Batı Avrupa göç ülkelerinin benimsedikleri farklı entegrasyon modellerinin göçmenlerin faaliyetlerine etkisi gelebilir. Çok kültürlülüğü benimsemiş ülkelerde göçmenlerin sanatsal-yaratıcı faaliyetlerinin asimilasyon modelini uygulayan ülkelere göre daha fazla özendirilmiş, dolayısıyla da daha gelişmiş olabileceği düşünülebilinir. Oysa ki, asimilasyonist Almanya’da, göçmenlerin edebi faaliyetlerinin çok kültürlü olduğu Hollanda’ya göre daha erken başlaması ve daha gelişmiş bir durum arz etmesi, entegrasyon politikaları ile sanatsal-yaratıcı faaliyetler arasında çok kültürlülük lehine her hangi bir ilişki kurmanın pek mümkün olmadığını ortaya koyuyor diyebiliriz. En azından edebiyat alanı için bu tezi ileri sürebiliriz.

Diğer taraftan da, edebiyat alanının 1945’lerden beri yoğun bir şekilde uluslararası hiyerarşi kazanmış olmasının göçmenlerin edebi faaliyetlerini özendiren bir faktör olduğu düşünülebilinir. Fransız veya İngiliz edebiyatının kendisini uluslararası bir alana yaymasının, onları diğer ulusal edebiyat alanları tarafından birer model olarak algılanmasını doğurmuş olabilir. Böylece kendilerine uluslararası piyasada bir yer aramaya  koyulanlar belli bir rekabet yarışına girmiş olurlar.

www.habepodium.ch

Buradan varabilecek sonuç şu olabilir;  Farklı ulusal edebiyat alanlarına kendilerini kabul ettiren göçmen yazarlar aynı zamanda da bu rekabetten başarıyla çıkanlardır. Başka bir deyimle bu, uluslararası rekabette yenik düşerseniz yazar olma şansınızı da kaybediyorsunuz demektir. Şimdi eğer uluslararası edebiyat hiyerarşisinin göçmenlerin edebi faaliyetlerini tetiklemiş olduğunu düşünürsek, o zaman göçmenlerin bu faaliyetleri göç ülkelerinde aşağı yukarı aynı zamanda başlaması gerekirdi. Oysa ki gerçekte durum çok daha farklı. Değişik ülkelerde göç edebiyatının oluşumuna batığımız zaman, ülkeler arasında önemli derecede zaman farkı görebilmekteyiz. Göç edebiyatının oluşum süreci, örneğin İngiltere’de; Almanya, Avusturya, Hollanda ve İsviçre’deki süreçten daha hızlı gelişti. Almanya’da 1970’lerde varlığını hissettiren göç edebiyatı, Hollanda’da 1980’lerde, İsviçre ve Avusturya’da da sadece 1990’lardan itibaren belirmeye başladı.

“Harici”lerin ayak basmalarını önlemek için, bir nevi “yalıtkanlaştırılmış” edebiyat alanında göçmenlerin kendilerini yazar olarak kabul ettirmeleri her şeyden önce onların ciddi bir mücadelesinin ürünüdür. Bu mücadele, çok dillilik, uluslar-ötesi yaşam tecrübesi ve göç toplumuna ait olmayan edebiyat gelenekleri hakkında belli bir bilgiye sahip olmak gibi, daha önce göç toplumunun edebiyat alanında pek bir değer olarak görülmeyen kaynakların bir “sermaye”ye dönüştürülme ve bu sermayenin değerlendirilmesi çabası etrafında yürütülüyor.

Bu durum, 19.yy Fransız edebiyat alanı üzerine yaptığı çalışmasıyla tanınan Bourdieu’nün, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayenin yazarların kendilerini edebiyat alanında kabul ettirmesinde son derece belirleyici olduğu yönündeki tespitinin göçmen yazarlar çerçevesinde de doğrulanabileceğini iddia edebiliriz. Avusturya Bilimler Akademisi’nin desteğiyle yapılmakta olan “Literature on the Move” adlı bir araştırmanın ilk bulguları da bu yönde zaten.

Diğer önemli bir bulgu da şu: Göçmen yazarların kaynaklarını sermayeye dönüştürmeleri ve kendilerini edebiyat alanına kabul ettirmeleri sadece kendi çabalarının bir ürünü değil. Burada edebiyat alanının, yayın evleri, eleştirmenler vb. gibi farklı aktörlerinin de önemli rolleri var. Başka bir deyimle, göçmenlerin ve çocuklarının yazar olmaları, kendi kaynaklarını sermayeye dönüştürme çabalarıyla, göç ülkesinin edebi alanının kendisini bu kesime kurumsal olarak açmasıyla eş zamanlı bir sürecin sonucudur.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı