Atilla Toptaş

Geride bırakılan Almancı çocukları

AtillaToptaş

Klinik Psikolog

[email protected]

 

 

Geride bırakıldılar, arada kaldılar, birçoğu bugün hala çocukken hasret kaldıkları anne-baba sıcaklığını ve sevgisini arıyor.

“Eger siz beni sevsezdiniz beni terk edip gitmezdiniz”. “Demek ki ben annem-babam icin pek değerli değilim ki, beni burada başkasının yanında bırakıp gittiler”.

Bu düşünceler geride bırakılan ya da terk edilen Almancı çocukların kafasını yıllarca kemirip duran şeylerdir.

Anne babalar ise:  “Bizler  çocuklarımızın hayatını kurtarmak için bu gurbet ellere geldik ve bu kadar çileye, acıya katlandık “.

Çocukların ihtiyaç duydukları en önemli şey, anne-baba tarafından temel ihtiyaçlarının karşılanması, kendilerine koruma, şefkat, sıcaklık, güvenlik, koşulsuz sevgi ve kabullenme duygularının verilmesidir. Bunlar bir çocuğun sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesinin en önemli ön koşullarıdır.

Anne babasından ayrı kalan, terk edilen çocuklar bu duygulardan mahrum büyüyorlar ve de bu duyguyu bakşa kişilerden bulma arayışına giriyorlar    (nene, dede, hala, amca vb.). Çocuk yaşlarda bu temel duygularda doyuma ulaşamayan bireyler ileri yaşamlarında, krizler, hayal kırıklıkları, korkular, öfke patlamları, içsel ve duygusal  boşluklar, kendine ve başkalarına güvensizlik, çaresizlik gibi birçok sorun yaşayabiliyorlar.

Bazıları bu boşlukları belli alanlarda (özel, mesleki, sanat, spor, politika vb.)  aşırı çabalar harcayarak dengelemeye çalışıp iç boşluklarını doldurmaya çalışırken, bunda başarılı olamayanlar ise birçok psikolijik, sosyal problemle boğuşmak zorunda kalıyorlar.

“Gurbet Acı Vatan“ deyimi bu dönemi anlatan, yerinde sosolojik bir söylemdir. Bunun altında birçok travma, hiçbir yere ait olamayan çocuklar, yüreğine taş basıp gurbette yaşama savaşı veren anne babalar,  parçalanmış aileler bulunurken, sonuçta birbirine yabancılaşmış aile bireyleri ortaya çıkmaktadır.

Çocuklarına daha iyi bir gelecek için Avrupa’ya, gurbete gelen aileler, hayatlarını kurtarmak için geldikleri çocuklarını geride bırakarak onları bu uğurda feda ettiler. Anadolu’da ülkenin zor koşullarında yaşayan, bir taraftan fakirlikle boğuşan, diğer taraftan ise siyasi baskılarla karşı karşıya kalan birçok aile Avrupa’yı kurtuluş olarak görmüş, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde oturum sahibi olmak, maddi kazanç elde etmek ailelerin temel önceliği olmuştur. Bir ev, bir traktör, bir arsa ya da bir tarla edinme hedefi daha ön plana çıkarken, bu uğurda en değerli varlıklarını, “çocuklarını” bile içleri kan ağlayarak geride bırakıp gurbetin yolunu tutmuşlardır.

Yaptıklarının hata olduğunu ancak yıllar sonra anladıklarında ise artık iş işten geçmişti.

Terk edilmişlik sendromu

Terk edilmişlik duygusu bazen bir ömür boyu sürebilen çok önemli bir  travmadır. Terk edilmişlik, çocuklarda derin bir kendine güvensizlik, yalnızlık ve değersizlik duygusu yaratıyor. Bu travmayı yaşayan onca çocuk (günümüzün yetişkinleri), şu an Avrupa`nın bir çok şehrinde hayatını sürdürmeye devam ediyor.

Çocuk yaşta en güvendikleri ve en çok ihtiyaç duydukları kişiler tarafından, yani anne-babaları tarafından terk edilmek, bu çocukların belleklerinde ve kişiliklerinde derin yaralar açmıştır. Belki bu çocukların maddi ihtiyaçları karşılanmıştı, fakat o yıllarda bir çocuğun en fazla ihtiyaç duyduğu anne- baba sıcaklığından ve sevgisinden mahrum bırakılmışlardı.

Başka bir acı gerçek ise; geride kalan bu çocuklar dede, nene, hala, teyze, dayı veya amcalarının yanında anne babalarının yolunu gözlerken, burada  Avrupa’nın herhangi bir kentinde haberdar olmadıkları kardeşleri dünyaya gelip anne ve babalarıyla birlikte büyüyorlardı. İleride bu kardeşler bir araya geldiklerinde ise, uzun süreli ayrılığın etkisiyle, birbirlerine karşı doğal bir kardeşik duygusu beslemeleri oldukça zor oluyordu.

Geride bırakılanların yüreğinde hep derin bir acı ve boşluk kalıyordu.  Genellikle nene, dede veya başka bir aile ferdi anne-babanın rolünü üstleniyordu. Bu duruma alışan ve gerçek anne babasına yabancılaşan bu çocuklar başka büyük bir yıkımı ise, anne baba bildikleri bu insanlardan ayrıldıklarında ve kendileri için duygusal olarak birer yabancı olan gerçek anna babalarının yanına, Avrupa’ya geldiklerinde yaşıyorlardı.

Duygusal anlamda anne-baba duygusu hissetmedikleri iki yabancı kişiyi (biyolojik anne baba)  ebeveyn olarak kabul etmek, ilk defa aynı ortamı paylaştıkları çocukları ise kardeş olarak kabul etmek  çok da kolay olmayan bir iç çatışma süreciydi. Öyle ki, bazı çocukların anne babalarına “anne“ veya “baba“ diye hitap etmeleri yıllar alabiliyordu. Gerçek annelerine, anne;  babalarına, baba;  kardeşlerine ise kardeş diyememenin acısını hala derinde yaşayan yetişkin bireylerin sayısı az değil.

Bu durum bazen “Ben diğer kardeşlerime göre daha değersizim” duygusuyla diğer kardeşlere karşı derin bir kıskançlık veya rekabet duygusunu da beraberinde getiriyordu. Sarsılan temel güven duygusu, bu çocukların iç dünyasına da tamiri mümkün olmayan kocaman bir yanlızlık ve değersizlık duygusu bırakıyordu. Bu duygular belki de onlara ömür boyu refakat edecekti. Bunu dengelemek, iç dünyalarındaki acıyı hafifletmek için farklı arayışlar, aşırılıklar içine girebiliyorlardı. Terk edilen bazı çocuklar  büyük çabalar harcayıp başarılı hikayelere imza atarlarken, bunu başaramayan birçoğu ise bu acıyı uyuşturucu, alkol ya da farklı aşırılıklarla  dindirmeye çalışıyordu. Anne babalarında ve aile ortamında bulamadıkları sıcaklığı, sevgiyi ve şefkati dışarıda baska şeylerden arama yoluna gidiyorlardı.

Bu terk edien jenerasyonun çocukları karmaşık duygularla büyüdüler.  Bir taraftan terk edilmişik ve değersizlik duygusu, öbür taraftan ise sürekli anne- babalarının kendilerine daha güzel bir yaşam sunmak için bu tercihi yaptıkalarını duymaları onlarda aynı derinlikte bir suçluluk duygusunun gelişmesine sebep oluyordu. Bu derindeki suçluluk duygusu anne- babalar  için de geçerliydi.

Bundan dolayı birçok ailede bu travmatik ayrılık yılları tabulaştırılmış, hem anne-babalar hem de çocuklar bu açıyı yüreklerine gömüp pek  konuşmamışlardır. Yani hayatın bir kesiti tamamen bastırılıp belekten silinmeye çalışılmıştır.

Çocukken terk edilmişlik sendromu yaşayan çocuklarda temel güven duygusu derinden zedelenmektedir. Bu duygunun zedelenmesi ileri yaşlarda bazı psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Benim terapist olarak bu jenerasyonda tespit ettigim en sık sorunlardan birisi “Panik Atak” problemi. Yani bu bireyler sık sık sebepsiz bir yere ani korku atakları yaşamaktalar. Ölüm, kalp krizi, çaresiz ve savunmasız kalma, sahip olduklarını kaybetme, terk edilme, felaket beklentisi gibi birçok konuda korkulara kapılmaktadırlar. Bu kişilerle geçmişlerine ve çocukluklarına doğru terapik  bir yolculuk yaptığımızda, bir çoğunda çocukken terk edilmişlik travması ile karşılaşıyoruz. O yıllardaki terk edilmişlikten kaynaklı korkular, yanlızlık, değersizlik duyguları yıllar sonra hiç beklenmedik bir anda panik atak olarak karsımıza çıkabilmektedir.

Küçük yaşlarda edinilen temel güven duygusu, anne-baba ve çocuk arasındaki güvenli bir bağlılık ilerideki yaşlarda kişinin hayatına yön verip, kişinin davranış şekline büyük etki yapmaktadır.

Avrupa’ya göç eden birinci kuşak üzerine çok yazıldı çizildi, filimler çekildi. Fakat arada kalan bu kuşak hakkında çok fazla bilgi, belge ve araştırma ne yazık ki mevcut değil.

Klinikte bir hastam bana; “Acıdan öleceğimi bilsem, yine de çocuklarımı başkalarının yanında bırakmam” demisti.

Peki siz bırakır mısınız?

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı