Mehmet Meral

Bir hüzün hali: Sıla hastalığı

Mehmet Meral

Mehmet Meral

lic. phil. Psychologe FSP

Systemischer Therapeut

[email protected]

 

 

 

Modern çağda insan ruhunun ızdırabının azaltılmasında psikoloji ve psikoterapi öğretileri yetersiz kalıyor.

İnsanın temel görevinin olgunlaşmak olduğunu bize söyleyen Yunus Emre, içimizdeki gizli duran olgun insanı (İnsan-ı Kamil’i) bulup çıkarmaya davet ediyor. İnsan bu dünyada gelip geçici bir misafir ve bir yolcu. Bu yolda ilerlerken geçmişin çatışma ve sıkıntılarından yavaş yavaş arınarak gerçek benliğini bulması gerekiyor. Gerçek benlik, hırs, tamahkarlık ve nefretten arınmış olandır.

Madem bu dünyada ‘misafir’ olarak bulunuyoruz, temel görevimiz insanlara hizmet edip onlara faydalı olmaktır. Hadi faydalı olamadık ya da böyle bir marifetimiz yok, en azından hiç kimseye zarar vermeden yaşamak da zor gelmemeli bize. İnsan bencil arzularından sıyrılarak yücelebilir. Hiç bir insan 24 saat ızdırap içinde değildir. Ya da hiç bir depresif 24 saat depresif değildir.

Yola çıkmak, ruhun izdirabına şifa bulma çabası ve arayışıdır. Hayat bir bakıma şifa bulma arzusu değil de nedir? Bir Sufi ehlinin söylediği gibi: ‘her arayan bulamaz, ancak bulanlar yalnızca arayanlardır’.

Geçmişin ruh hallerinden biri olan nostalji (=nostalgia), diğer manasıyla ‘sıla hastalığı’, gurbetin yarattığı bir ızdıraptır. Göç / gurbette olma hali aynı zamanda bir travmadır, Türkçesi bir anlamda örselenmedir. Bunun tek tedavisi var, o da hasret duyulan mekana dönüştür.

Göçü yaşayan birçok insan memleketine gittiğinde bedensel sıkıntılarının azaldığını bizlere rapor etmektedirler.

isvicre'de is kurma, isvicre'de evlenme, Isvicre'e oturum hakki, isvicre'de iltica, isvicre egitim sistemi, www.haberpodium.ch. İsviçre gündemi, haberpodium, isvicre vatandasligi, isvicre haberleri, isvicre gezi rehberi, isvicre'de nereler gezilir, isvicre'de corona virus

Çizgi film ‘Heidi’yi bir çoğumuz biliriz. Filmin kahramanı kız çocuğu Heidi İsviçre Alplerinde dedesinin yanında yaşayan mutlu bir çocuktur. Tüm yaşantısı, yeşillikler içinde o güzel Alp dağlarının temiz havasında insan-doğa ilişkisinin yoğun yaşandığı bir ortamda geçer. Derken Frankfurt’tan tekerlekli sandalyede yaşayan kendisinden iki yaş büyük Clara hava değişimi için onlara konuk olur. Clara, Frankfurt’un üst katman ailesinin bir kız çocuğudur. Alplerde çok güzel günler geçiren Clara, Heidi’yle çok güzel bir dostluk kurar ve Frankfurt’a gittikten sonra, Heidi’yi çok özler. Zengin olan babası Heidi’nin iyi eğitim almasınıda bahane ederek, aslında kızı Clara’nın mutlu olması için Heidi’nin tüm eğitim masraflarını üstleneceğini bildirerek Heidi’nin Frankfurt’a gelmesini ister. Heidi’nin bilge dedesi buna karşıdır ama Heidi’nin paragöz teyzesi baskın çıkar ve Heidi salya-sümük içinde büyük bir hüzünle o çok sevdiği dedesinden ve Alplerden ayrılmak zorunda kalır. Frankfurt’ta, saray yavrusu büyük bir evde katı bir dadının denetimde, sevgi ve şefkatten uzak yaşarken bir yandan da Clara’nın üzülmemesi için hüznünü içine atar. Gel zaman git zaman günler geçtikce Heidi’nin ızdırabı dinmez ve Heidi artık geceleri sayıklayan, karabasanlar gören, gündüzleri üzgün ve hüzünlü mutsuz bir çocuk olur.

Daha sonrasında da hastlanarak yatağa düşer. Eve gelen doktor Heidi’nin ızdırabını ilk günlerde pek anlayamaz ama Heidi’yle konuştukça onun gerçek sıkıntısını anlar ve Clara’nın babasına teşhisini bildirir: Heidi’nin ‘Sıla hastalığına’ yakalanmış, bir anlamda depresyon geçiren bir çocuk olduğunu belirtir. Bu duruma dayanamayan Clara’nın babası insafa gelir ve Heidi’yi Alplere, dedesinin yanına geri gönderir. Bu haberle ruh hali birden değişen Heidi çok kısa zamanda tekrar eski haline döner ve mutlu bir çocuk olur.

Memleketinden ayrı düşmüş birçok insan bu duyguyu tanır ve dönecek evlerinin olmadığını bildikçe insanların hayatı daha da içinden çıkılmaz hale dönüşür.

Kaç kişinin dönecek evi var?

Hergün insanların hikayelerini dinliyorum, birbirlerini geçmişte seven, kucaklayan, aynı sofrada ekmeğini ve aşını paylaşan nice insanlar, zaman geçtikce birbirlerinden nefret eder hale geliyorlar. Bir çok insan mutsuzluktan ve yalnızlıktan yakınıyor.

Depresif ruh, anayurdunu kaybetmiş olan ruhtur. Büyüdüğü dünyanın dilini unutmuş, lal olmuştur. Bütün sıkıntılarını haykırmakta, ama bir köşede unutulmuş bırakılmış gibi kendini görmektedir. Pek çoğumuz varoluşumuzun değerini hatırlamadan öylesine yaşar gideriz. Varoluşunun gerekçesini hatırlamadan yaşamak aynı zamanda kendi hakikatını unutmaktır. İyi ki varım diyebilmek için, iyi ki varsın diyebilmek için ölmek mi gerekiyor? Maalesef çağımızdaki yaşanılan ilişkiler bizlere sanki kıymetimizin anlaşılması için yok olmamız gerekiyormuş gibi ilişkiler yaşatıyor. Kişinin kendini fark edebilmesi için ne yapması gerekiyor?

İnsanlara iyilik ederek, onlara hizmet etmekten gocunmadan yaşamak, varoluşumuz için haklı bir gerekçe olarak bizler yetmiyorsa, o halde mesele nerede?

Yaşamı daima bir eziklik ve noksanlık duygusuyla yaşamak, insana yersiz yurtsuz olma halini haırlatıyorsa, bu tutumu terk etmek için, yaptığımız iyilikler ve güzellikler bizleri hissedilir kılmaz mı?

İnsanın kendine yaptığı en büyük eziyet, en büyük zulüm, varoluşunu görmezden gelmesidir. Kendini değersiz kılmasıdır. Varoluşumuz aslında bir çok iyliklere ve güzelliklere vesile olur. Ama bizler bunu çok hatırlamadan, çok hissetmeden yaşarız. Hayatı sürekli olumsuz düşüncelerle yaşamak, eksikliklere ve kötülüklere odaklanarak, ‘elimizle ne tuttuysak kurudu’ duygusunu yaşamak, bize ‘canım’ diyenlerin sözünü ‘canın çıksın’ manasında algılamak, daima acılara merhem olacak bir şeylerin arayışında olmak ve bunu bulamamak bizleri umutsuzluğa, çaresizliğe düşürüp, sanki hiç bu dünyaya gelmeseydik daha iyi olacaktı gibi duygular yaşamamıza hasıl olacak hallere düşmek, bizleri yurtsuz, evsiz bırakır. Bu evsizlik, yurtsuzluk duygusudur insanı kahreden. Mutluluğun olduğu kadar mutsuz olmanında bir anlamı olduğunu hatırlamak istemeyiz.

Aslında daima gidilecek bir yol vardır, ama bir kere yolunu şaşırmasın insan! İşte o zaman zordur yer bulmak, mekan tutmak. Kendimizi kaptırmışız bir yarışa, gidiyoruz hiç düşünmeden sonuçlarını. Hırslarından arınmış olmaktır tüm mesele, az isteyip, azla yetinmektir hayat. Hepimizi bekleyen değerli bir hayat varken, karanlıklara gömülmemektir hayat.

Zaman gelir ki çok değer verdiğimiz, önemsediğimiz, yücelttiğimiz insanlar bizleri hayal kırıklığına uğratabilir ve bizleri küstürebilir bu hayata. Yaşama olan inancımızı derinden örseleyip bizleri yurtsuz, mekansız bırakabilirler. Bazen onlar uğruna yaşamımıza son vermek isteyebilir ve bu dünyadan çekip gitmek isteyebiliriz. Yaşam güzel sözlerin kuru ifadesiyle bize bazen yapmacık ve samimiyetsiz gelebilir. Özellikle de sevdiklerini yitirmiş, onların kaybının acılarıyla yürekleri yanmakta olup, karanlık geceleri karabasanlarla yok olan nice insanlarla aynı mekanı paylaşmakta ve aynı havayı solumaktayız. Ama onların acılarını hissetmeden yaşayıp gitmekteyiz. Empatiden yoksunluk bizi kendimize yabancılaştırmıştır. Empati her ne kadar doğuştan gelen bir yetiyse de, sonradan da öğrenilebilinir.

Kendimize yakınlaşmak için bir sonraki yazımda empatiyi işleyeceğim.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı