Diziİsviçreisviçre

Bavulumda Umutlar- Tülün Yanardöner – Aylin Karasu

Bavulumda Umutlar bölümümüze bu kez de Tülün Yanardöner ile Aylin Karasu’yu konuk ettik. Tülün Yanardöner İsviçre’de yaşayan ikinci kuşağı, kızı Aylin ise üçüncü kuşağı temsil ediyor.

İlk kuşak; Yusuf Koca

www.haberpodium.ch

İlk kuşak olan baba Yusuf Koca İsviçre’ye ilk olarak 1965 yılında geliyor. Yusuf Koca buraya geldiğinde 31 yaşındaymış. O zamanlar İş ve işçi Bulma Kurumu aracılığı ile İsviçre’ye gelen Yusuf Koca, Winterthur civarında bulunan bir tekstil fabrikasında işe başlıyor.

1967 yılında Türkiye’ye dönen Yusuf Koca, iki yıl sonra yeniden İsviçre’ye gelip daha önce çalıştığı fabrikada işbaşı yapıyor.

Daha sonra da Weisslingen`e taşınıyor ve Hausamman & Moss AG isimli firmada yeni bir işe başlıyor.

1982 yılında iş sebebi ile Flawil‘e taşınan Koca, Habis Textil isimli firmada emekli olana kadar çalışıyor. 2013 yılında da, yaşadığı şehir olan Winterthur’da hayata gözlerini yumuyor.

İkinci kuşak; Tülün Yanardöner

www.haberpodium.ch
Tülün Yanardöner

1971 yılının Sonbahar ayında İsviçre’ye gelen Tülün Yanardöner, buraya geldiğinde 7 yaşında olduğunu söylüyor ve ilk geldiği zamanları şöyle anlatıyor;

İlk olarak Weisslingen‘e geldim ve burada büyüdüm. Geldikten bir hafta sonra bir sınıfa oturttular beni.  Almanca bilmiyorum, kültür şoku yaşadım tabi. İstanbul’dan geldim ama ora burası gibi değildi. Ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum orada ve okul çok farklıydı. Türkiye’de üniforma giyerdik, burada ise üniforma yoktu mesela. Normal kıyafetler giyiyorduk okulda. Bana çok değişik gelmişti.

www.haberpodium.ch

1 yıl kadar sonra dilimi ilerlettim ve alıştım okula. Ondan sonraki aşamada da okullarımı yapıp, son olarak da tekstil bölümü ile ilgili yüksek okul okudum. Uzun süre de tekstil alanında yönetici olarak çalıştım.“

Okul döneminde sıkıntı yaşadınız mı hiç?

Okul dönemimde pek sıkıntı yaşamadım doğrusu. Öğretmenlerimden, çevremden destek aldım hep. Ancak ilk başlarda Almanca bilmediğim için kimseyle arkadaşlık yapamadım. Bu yüzden de hep yalnızdım. Seninle oynamak, senin yanına gelmek istiyorlar ama sen anlamadığın için onları, kendini geri çekiyor, mesafeli duruyorsun. O dönemde şimdiki gibi dili desteklemek için entegrasyon kurumları da yoktu.

O dönem sosyal ortam nasıldı burada?

Weisslingen’de birkaç aileydik o zamanlar. O aileler arasında sıkı bir bağ vardı ve hafta sonları mutlaka birbirlerine giderlerdi. Aile ziyaretlerine, kahvaltılara, sohbete gidilirdi sıklıkla. Buna ihtiyaçları vardı çünkü. Memleket özlemini böyle gidermeye çalışıyorlardı.

O sıra kimse dil bilmezdi pek. Bu yüzden de küçük yaşta tercümanlığa giderdim onlara. 9-10 yaşlarındaydım o zamanlar. Onlarla doktora, hastaneye, polise, belediyeye giderdim. Böyle bir sorumluluk yüklemişlerdi bana. Daha sonraları, 1979 yılında Weisslingen ve Çevresi Türk Birliği isimli bir dernek kuruldu ve buradaki insanlar bu dernek etrafında bir araya geldiler. Babam burada uzun yıllar yöneticilik yaptı. Winterthur bölgesinden çok gelen olurdu bu derneğe, çok kalabalıktı. Sonra kapandı ya da Tokuşlular Derneği olarak isim değiştirdi galiba, tam bilmiyorum.

Buraya çok küçük yaşlarda geldiniz. Kendinizi buralı hissediyor musun?www.haberpodium.ch

Geldiğimde çok küçüktüm tabi, herşeyi burada yaptım. Türkiye‘nin bizim için özel bir önemi vardı, sonuçta memleketimiz. Ama yaşamımın büyük bir kısmı burada geçti. Burada büyüdüm, eğitim aldım, iki kültürle yetiştim ama daha çok buraya aitim ben.

Winterthur’a geliş

1986 yılında evlenen Tülün Yanardöner, 2000 yılına kadar Dietfurt AG (Bütschwil) tekstil fabrikasında, Satın Alma Müdürü olarak çalışıyor. Ancak bir süre sonra tekstil fabrikası kapanmak zorunda kalınca yeni bir arayışa giriyor ve eşiyle birlikte Winterthur’da bir seyahat acentesi kuruyor.

İki çocuk annesisiniz. Çocuklar eğitim ve gelişim aşamasında zorluklar yaşadılar mı?

Pek yaşamadılar. Benim dil bilmem, burada büyümem çocuklarım için önemli bir avantajdı. Okuldan da hep destek aldılar. Ortamdakilerle çok çabuk kaynaştılar ve pek yabancılık çekmediler.

www.haberpodium.ch

Peki ikinci kuşak olarak çocuklarınızla sizin aranızdaki farkları nasıl tarif edersiniz?

Benim dönemimle şimdiki arasında çok fark var tabi. Ben evin tek çocuğuydum. 70’lerde, 80’lerde ortam bugüne göre daha tutucuydu. Hafta sonu dışarı çıkma, gezme tozma yoktu. Kız olmanın getirdiği bir sorumluluk da vardı tabi. Çocuklarım ise çok daha rahat ve farklı yetişti. Çocuklarımız arasında kız-erkek ayrımı yapmadık.

Üçüncü kuşak;Aylin Karasu

www.haberpodium.ch
Aylin Karasu

Görüşmemize, üçüncü kuşak temsilcisi olan Aylin Karasu ile devam ediyoruz.

1987 doğumlu olan Aylin Karasu‘nun çocukluğu St. Gallen’e bağlı Bütschwil isimli küçük bir köyde geçiyor.  Aylin, çocukluğuna dair hatırladıklarından şunları aktarıyor ilk olarak;

“Çok güzel bir köyde geçti çocukluğum. İsviçrelilerin yoğun olduğu bir yerdi burası. Annemin ve babamın çalıştığı fabrika da oradaydı ve bu fabrikadan dolayı ortam çok kültürlüydü. 13 yaşıma kadar burada kaldım. Annemlerin çalıştığı fabrika kapanınca da Winterthur’a taşındık. 6’nci sınıfa Winterthur’da başladım. Burada da sınıflar daha önceki okulum gibi karışıktı. Bu yüzden ortama ayak uydurmada sorun yaşamadım, beni güzel bir şekilde kucakladılar. Sonra lise sınavlarına katıldım. İlkinde sözlü sınavını veremedim ve liseye gidemedim. Sonra orta ikiden yeniden girdim lise sınavına ve bu kez kazandım.“

Ne okudun peki?

Lisede ekonomi ağırlıklı bir eğitim aldım. Sonra Üniversitede ilk olarak psikoloji bölümüne girdim. 1,5 sene sonra bana göre olmadığını anladım. Sosyal bilimlerimin iyi olduğunu düşünmüştüm ama matematiğim daha ağır basıyormuş, onu fark ettim. Bu nedenle Zürich Üniversitesi’nde 1,5 yıl kadar da Kimya bölümünde okudum

Bir süre sonra onu da bıraktım. O sıra fotoğrafçılığa merak salmıştım ve hobi olarak yapıyordum. O dönem dil eğitimi için Amerika’ya da gitmiştim. Fotoğrafçılık daha sonra hobi olmaktan çıktı ve ilgi alanım olmaya başladı. Bu bölümü okuyabileceğim okullar aradım burada. Bir tek Lozan’da vardı ama bende de Fransızca yoktu. Araştırmalarım sırasında bu bölümün Türkiye’de olduğunu öğrendim ve Türkiye’ye gitmeye karar verdim.

Türkiye’de Öğrencilik

 “Hayatımın dönüm noktasıydı“

www.haberpodium.ch
Mimar Sinan Üniveristesi

İstanbul’da Mimar Sinan Üniveristesi’nde Fotoğraf ve Sanat Bölümü’ne, yabancı öğrenci kontenjanından başvurdum ve gerekli sınavları verdikten sonra da kaydımı yaptırdım. Bu adeta hayatımın dönüm noktasıydı. Buradayken babamın Türkçe kitaplarını okurdum ve bu kitaplar farklı bir etki yaratırdı üzerimde. Türkiye’ye dair çok farklı bir algı oluşmuştu. Hatta dedeme “Burada ne işimiz var? Niye gitmiyoruz oraya? Burada her durumda yabancıyız“derdim. Çünkü okulda hissettirmeseler bile günlük yaşamda hissettiriyorlardı yabancı olduğumu. İsmin faklı, tenin, saç rengin farklı… Bir yeri aradığında ilk önce yüksek Almanca konuşuyorlar. İsviçre Almancası konuştuğumda da şaşırıp kalıyorlar. Birçok iş başvurusunda bu sorunu yaşadım ben. Liseden sonra yaptığım iş başvurularım için hep ret yanıtları aldım. Gerekçe olarak da “Başka birini bulduk“diyorlardı. Bunu göçmen kökenli olmama bağlıyorum. Direkt, ilk elenen sensin hissine kapılıyordum hep.

Okulda bu hisse kapıldın mı hiç?

Öğretmenlerden yana pek değil ama hiç unutmuyorum bir arkadaşım bana “Sen bir yabancı olarak liseye mi gideceksin? Bir İsviçreli olarak ben nasıl gidemem?“diye birşey söylemişti. Bu epey bir canımı sıkmıştı. Okuldaki veliler toplantısında öğretmenim anne-babama; “Çocuğunuzu nerede görmek istiyorsunuz?“ diye sormuş.  Annemlerde “Üniversite, yüksek okul okumasını istiyoruz.“demişler ona. Bunun üzerine annemlere; “Peki siz ne okudunuz da bunu istiyorsunuz?“ demiş öğretmenim. Annem-babam da ne yaptıklarını ne tür eğitimleri olduğunu anlatmışlar ona. Ondan sonra okulda derslerimde hep yardımcı oldu bana. En çok o teşvik etti beni.

Anne-babaların çocukları ile ilgilenmeleri, öğretmenleri ile görüşmeleri çok önemli.

Türkiye‘ye e gitmek hayatımın dönüm noktasıydı dedin. Neden?

Evet, orada her şeyin çok farklı olacağını düşünüyordum. Kafamda kurduğum bir Türkiye, bir üniversite ortamı vardı. Kitaplardan okumuş, hayal etmiştim. Gittiğimde, kendimi buradan daha çok oraya ait hissedeceğimi düşünüyordum. Ancak 1 ay içinde hiç de öyle olmadığını anladım. (gülüyor) Çok farklı bir ortamla karşılaştım, sosyal yaşam farklıydı. Kendimi oraya ait hissetmedim. O süre zarfında; “Dede iyi ki gelmişsin İsviçre’ye, iyi ki orada yaşadık. Bize bu imkanı sağlamışsın ki, çok güzel bir hayatımız oldu İsviçre’de.“dedim kendi kendime.

Neydi seni hayal kırıklığına uğratan?

Burada fark etmediğim şeyler orada canımı sıkmaya başladı. Mesela hijyen konusu. Burada sokakların temizliği çok farklı. O konuda hiç dert etmeyiz burada. Ama Türkiye’de o hijyen anlayışım değişti. Sokakların kirliliği, çöplerin evlerin önüne konulması, insanların pencereden halılarını ya da yemek sofralarını camdan aşağı silkelemeleri…“Evimden dışarı çıksın da, dışarısı umurumda değil“ gibi bir anlayış hakim orada. Anlayamadım bir türlü. Belki de İstanbul olduğu için… Herkes işine odaklanmış ve bencillik hakim. Bunu tramvaylarda çok yaşadım. Biniyorsun tramvaya, herkes bir yer kapma derdinde. İşe gitmek için belki 1-2 saat yol gidecek. Çok kalabalık. Kimse birbiri ile konuşmaz pek. Herkes ya kulaklıkları ile müzik dinler ya da kitap okur, göz-kontak iletişimi kurmamaya çalışır.

Bir de şu var; burada düşüncelerini rahatça ifade edebilirken orada edemiyorsun. Biri ile bir konu üzerine tartıştığında, aynı düşünmesen bile onunla tokalaşıp ayrılabiliyorsun burada. Türkiye’de öyle değil ama. Kendini ifade bile edemiyorsun, özgür değilsin ve kimseyle rahatça konuşamıyorsun. O baskıyı hissettim.

Üniversite ortamı nasıldı peki?

Üniversite ortamı güzeldi. 3,5 yıl kaldım orada. İlk başta okul disiplini ile ilgili farklılıklar yaşadım. Okulda derslerde tek not tutan bendim neredeyse. Herkes benden alırdı ders notlarını. Eminim ki hala üniversitede benim notlarım dolanıyordur. Sonraki nesillere aktarılan notlar. (gülüyor) Mimar Sinan Üniversitesi çok aydın bir üniversite, onu söyleyebilirim. Öğrenciler de öyle. Ancak o kapıdan çıkınca başka bir dünyadasınız.

3,5 yıl boyunca nasıl dayandın peki?

Aslında eğitimim 4 yıldı. Kafamda hep “Her an İsviçre’ye geri dönebilirim“ düşüncesi vardı. O yönden rahattım hep. Orada yaşayanların öyle bir şansları yok ama. Orada, o koşullarda yaşamak, yaşayabilmek için de kendilerini izole etmek zorunda insanlar. Dışardaki ile iletişim kurmak istemiyor, kendini korumaya alıyor. O yüzden de bencilleşmeye başlıyor kişi.

İsviçrelilerde yok mu böylesi durumlar?

İsviçreliler de öyle kimi zaman. Kapalılar ama birine “merhaba“dediğinde dönüp sana cevap veriyor. Orada sokakta birine merhaba diyemiyorsun.

Türkiye‘de geçirdiğin zamanın yaşamına yeni bir şeyler katığını düşündün mü hiç?

O 3,5 yıllık zaman dilimi çok güzel bir deneyimdi benim için. İyi ki yapmışım diyorum. Bana çok şey kattı evet. Her şeyi çok fazla ciddiye almamam gerektiğini, kimseye kolay kolay güvenmemem gerektiğini öğrendim mesela.

Bu deneyiminden sonra kendini daha çok buraya ait hissediyorsun o zaman?

Evet. Buraya geldikten sonra onu fark ettim.

Orada aldığın eğitim-diploma burada tanındı mı peki? Kendi mesleğinde iş bulabildin mi?

Tanınıyor evet. Denkliği pek olmadığı için tanınıyor. O alanda birçok yere başvurdum, çok sınırlı dar bir alan ama. İş bulma konusunda sıkıntılar yaşadım. Gazeteler fotoğrafla birlikte haber teksti de yazmam gerektiğini söylediler mesela, sanat içinse belli bir çevre olması gerekiyor. O çevreye de giremedim pek. Projeye dayalı fotoğraflar çektim ama galeri için bakmam lazım. Uzun süre iş aradım. O sıra bebeğim de geldi dünyaya. Daha sonra tesadüfen bir yer beni çağırdı. Görüştük ve çalışmaya başladım. Orada ürün fotoğrafları çekiyorum. Aynı zamanda da şirketin muhasebesini yapıyorum.

Dördüncü jenerasyon da geldi demek?

(Gülerek) Evet, sırada o var.

www.haberpodium.ch

Röportajımızın sonuna geliyoruz… İki kültürü de yaşıyorsun. Hangisi daha baskın geliyor?

Eşit olduğunu düşünüyorum. Evde Türkiye kültürü dışarda İsviçre kültürü… Küçük yaşlarda denge kurmak çok zordu. Ama ilerleyen yaşlarda bu dengeyi kurmaya başlıyorsun. Yaşamımın bu döneminde annemin Almanca biliyor olması benim için büyük avantajdı, işimi kolaylaştırdı. Burada kültür farklılıkları kendini hissettiriyordu. Arkadaşlarım hafta sonları daha geç saatlere kadar dışarda olabiliyorlardı. Biz ise eve erken gelmek zorundaydık mesela. Bizim kültürümüzde,“Eve erken gel, dışarda çok kalma“anlayışı hakim. Ailemle tartıştığım süreçler oldu ama zamanla neyi, ne zaman, nerede yapmamız gerektiğini öğrendim. Diğer yandan bir ortama girdiğin zaman İsviçreliler; “Burada mı doğdun?, Kaç yaşında buraya geldin?“gibi sorular soruyorlar hep. Bu bir kültür ve sanırım hep böyle sürecek. Belki dışlanma ya da kırıcı şeylerle daha az karşılaşacağız ama yine de İsviçrelilerin gözünde hep göçmen kalacağız.

Buraya ait olduğunu nasıl yansıtıyorsun onlara?

Göçmen kökenli olduğumu yüzüme vurduklarında, eskisi kadar zoruma gitmiyor artık. Çünkü onlara; “Ben de senin gibi burada doğdum, burada büyüdüm, senin yaptığın eğitimi aldım ve senden daha avantajlıyım.  İki kültürle büyüdüm ve bu konuda senden daha zenginim.“diyorum. Eskiden; benden üstünler mi acaba? diye kendi kendime soruyor, kendimi geri çekiyordum. Şu an, daha avantajlı olduğumu düşünüyorum.

Etiketler
devam etmek için tıklayın

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı