Ayın Fimleri: Burning (Şüphe) ve The Favourite (Sarayın Gözdesi)

264

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

a.demirden@gmx.de

 

 

 

 

Burning – Şüphe

www.haberpodium.ch

Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong Haruki Murukami’nin, kısa öyküsü Barn Burning’ten uyarladığı son filmi Burning, Cannes’da eleştirmenlerden en yüksek oyları almasına rağmen sadece Fipresci ödülüyle yetinmişti. Bu da birçok eleştirmen tarafından çok büyük bir haksızlık olarak görülmüştü. Şimdi Oscar’a en iyi yabancı film adayı olarak katılıyor.

Geçici işlerde çalışan Jong-Su (Yoo Ah-in) Seul’de bir genç kızın kendine laf atmasıyla Hae-mi (Jeon-Jong-Seo) nin eski komşuları olduğunu yavaşça kavrar. Bir güzelleştirme operasyonu geçirdiği için tanıyamamıştır, sonra birlikte yemeğe giderler. Hae-mi para biriktirdiğini bir süreliğine Afrika’ya gideceğini, acaba kedisine bu arada bakabilmesinin mümkün olup olmadığını sorar. Ancak birlikte Hae-mi’nin evine geldiklerinde Jong -Su kediyi göremez. Sevişmelerinin arasında Jong-Su’nun gözü kuleden yansıyan güneş ışığına takılır, aklı karışır. Evet Jong-Su yazar olmak istiyor, ancak neyi yazması gerektiğini hala kararlaştırmış değildir.

Hae-Mi’nin Afrika’dan dönüşünü sabırsızca bekleyen Jong-Su Hae-Mi yanında Ben adlı yakışıklı alımlı zengin biriyle dönünce, önce hayal kırıklığı ve kıskançlık hissetse de sonra bunun üçlü bir ilişkiye dönüşmesine fazla ses çıkaramaz. Hae-Mi Afrika’dan yeni hayat felsefesi de getirmiştir. Buna göre açlık ikiye ayrılır. Küçük açlık ve büyük açlık. Küçük açlık fiziksel bir şeydir ve kısa süreli olarak doyurulabilir. Büyük açlık ise insanın ruhsal doyum ve anlam arayışıdır. Bitmez ve doyurabilmek hayat boyu mücadeleyi gerektirir. Hae-Mi bir gün batımında hep beraber biraz ot çektikten sonra Miles Davis’in harika müziği eşliğinde üstünü çıkarır ve dans etmeye başlar, sanki anlamını bulmuş gibidir ama Jong-Su bakışlarıyla hala arayışta ve sorgulayıştadır.

Haruki Murukami gibi kahramanımız Jong-Su’da William Faulkner in fanlarındandır. Bilinç akışı tekniğinin ustası sayılan Faulkner’in de Burning adlı bir çalışması mevcuttur. Ben’in ne iş yaptığına dair bir fikri olmayan Jong-Su Güney Korede Ben gibi bir sürü Muhteşem Gatsby (Züppe) tipin olduğunu söyler. Hae-Mi’nin ağlaması üzerine Ben insanların neden ağladığını anlayamadığını söyler. Zevk için iki ayda bir sera yaktığını şimdi sırada Jong-Su’nun evinin civarında bir seranın olduğunu anlatınca Jong-Su için büyük yüzleşme çağrısı yerini bulur.

Yönetmen Lee Chang-dong’un çok zarif anlatımı ile her ayrıntının filmin içinde defalarca anlam değiştirip yeni boyutlar alması, nefis resimleri ile soluğumuzu kesmesi, büyüleyen müzikleri ile ritmimizi kâh baltalayıp kâh da fırlatıp uçurması uzun yıllardır tanık olmadığımız bir sinema ziyafeti ile bizi karşı karşıya bırakıyor. Filme muhakkak gidin, zenginleşin.

 

The Favourite – Sarayın Gözdesi

www.haberpodium.ch

Yönetmen Giorgos Lanthimos kendi içine kapalı kötülüğün yaşamımızı, sadistliğin davranışlarımızı nasıl belirlediği üzerine kafa yoran araştıran bazen dadaistik unsurları kullanmaktan çekinmeyen biri. Bu kez kendi yazmadığı, hem de bir dönem, filmi ile karşımıza çıkınca merakımız arttı dolayısıyla.

On sekizinci yüzyıl İngiltere’sinin anlatıldığı öyküde sarayın ihtişamı ile deka dansının nasıl iç içe yürüyebildiğini seçtiği alışık olmadığımız açılar, balık gözlü lensler, değişik bir ritim ve müzik, tabii ki dönem filmlerinden beklenen peruklar kostümier ve Hanika bir kamera yönetimi sayesinde günümüz dilinin de kendine yer bulduğu İngiliz aristokrasinin o kendine ait üstten alaycı ısırgan tarzıyla bize sahneliyor.

Kraliçe Anne (Olivia Colman) iktidardadır ama yönetim işlerini tek başına yapamayacak kadar da sağlıksızdır. Bu işleri bir şekilde sevgilisi leydi Sarah Churchill’in (Rachel Weisz) üzerine yıkmıştır. Fransa ile savaşta olan bir ülkede yaşamalarına rağmen sarayda çeşitli partiler düzenlenmekte ve dekadent bir iklim sarayda hükmünü sürdürmektedir. Sarah’ın kuzeni Abigail Masham (Emma Stone) babasının her şeyini, yani asalet unvanlarını da yitirmesi sonucunda ancak hizmetçi olarak sarayda çalışmaya başlar. Birtakım hilelerin de yardımıyla sarayda çabucak kendine iyi bir yer edinen Abigail, Sarah’ın Kraliçenin sadece iyi bir dostu değil aynı zamanda seks partneri olduğunu keşfetmesiyle eline müthiş bir kart geçtiğinin farkındadır. Sarah ve Abigail’in birbiriyle mücadelesini büyük bir zevkle yöneten tabii ki Kraliçe Anne’dir. Gut hastalığından muzdarip Kraliçe Anne bir yandan bir türlü forma sokamadığı vücudu ile amansız yaraları ve acıları ile fiziksel bir kapanın içine girmişken, diğer yandan 17 çocuk düşürmüş olmanın ruhsal travmalarını tavşanlarla atmaya uğraşmaktadır.

Önce sıradan bir dönem film hikayesi olarak görünen olaylar Lanthimos’un yönetiminde bazen komik bazen trajik etapları geçiyor. Yönetmen, her karakterin neden öyle davrandığına dair sebepleri önümüze sürerken, bir yandan da sürekli mengeneyi sıkıştırarak yeni düzlemde eskisinden daha umarsız daha şiddetli, daha acımasız düzleme çıkarıyor.

Yani Lanthimos her zaman ki gibi aslında. Büyük bir ciddiyetle ve itinayla cesedi küçük parçalara ayıran cerrah titizliğiyle her karakteri inceliyor. Birbirinin rakibi olan Sarah ve Abigail rolünde Rachel Weisz ve Emma Stone çok iyi bir oyunculuk sergilerken, Kraliçe Anne rolüyle Olivia Colman bir pırlanta gibi ışıldıyor. Kamera, ayrı açılarının yanında mum ışığındaki yüze düşen gölgelerin oyununu dahi gösterirken, ayrı bir dinamizmi hafif bir gerçek üstü izlenim doğurmasıyla da bizi sarsıyor. Bu güzel filmi, bir serüven gibi alacak seyircilerimize muhakkak öneriyorum.