AYIN FiLMLERi: Sorry We Missed You ve Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi

184

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

a.demirden@gmx.de

 

 

 

Sorry We Missed You

www.haberpodium.ch. İsviçre gündemi, haberpodium, isvicre vatandasligi, isvicre haberleri

Rejisör Kenneth Charles Loach (Ken Loach) ilgiyle izlemeyi sürdürdüğümüz yönetmenlerden biri. 82 yaşına rağmen filmleri tazeliğinden bir şey yitirmeyen yönetmen, maalesef uzun zamandır çok az yönetmenin cesaret edebildiği, günümüz kapitalzmini cepheden eleştirmekten hiç vazgeçmiyor.

Sosyal gelişmelere duyarlı bir yönetmen olarak filmlerinde olduğu gibi günlük hayatta da bir Troçkist olarak, Fransa‘daki seçimlerde de Gazze’de İsrail’in Filistinlilere yaptığı haksızlıklara karşı da, Putin’e karşı Ukraynalı rejisör Olah Senzow’un bir an önce özgürlüğüne kavuşturulması için kamuoyuna açık mektup yazarken de enerjisini ilgisini hep ezilmişlerin üzerinde yoğunlaştırıyor.

Son filmi Sorry We Missed You (Üzgünüz, Size Ulaşamadık), bir önceki filmi ‘Ben, Daniel Blakein devamı gibi. Aynı mekanda New Castle’da çekilmiş, hatta iki filmde de görülen bir kaç caddeyi tanıyabilirsiniz. Senaryosunu uzun zamandır birlikte çalıştıkları Paul Laverty’nin yazdığı filmde, inşaat işçisi Ricky Turner’ın işsiz kalması üzerinden, işsizlikten kurtulmak için kargo teslimatı işine atılması ve ailesinin çaresizliği anlatılıyor.

İşsiz kalan Ricky, aile üzerindeki saygısının da toplumun ona biçtiği değerin de giderek azaldığını, beklentileri karşılamak için er kişi olarak gözünü kırpmadan kapitalizmin tehlikeli cangılına her şeyi riske atarak atılırken, bedelin sadece kendi gücüne bağlı olduğunu düşünüyor.

Sözde ticarethene sahibi olarak hep hayalini kurdukları eve sahip olabileceklerini, eğer yeteri kadar çalışırsa çocuklarının geleceğini kurtarabileceğini düşünürken, yine polise düşen oğlunu polisten alabilmek için bile zaman bulamayınca, nasıl bir girdapın içinde olduğunu kavramaya başlıyor.

Eşi Abbie ise yaşlı insanlara bakıcılık yapıyor. Sistem daha önce saat ücreti üzerinden işlerken, uzun zamandır sadece baktıkları insanların sayısı üzerinden hesaplanıyor. Çok sayıda yaşlıya hızlı biçimde bakması gereken Abbie bu kısa zamanda gerekli bakımı ve insanlığı gösteremediğini fark edince, giderek öğle paydosunda da yaşlıların hizmetine koşuyor. Bir yandan işin stresi içinde boğuşurken, diğer yandan da çocuklarına, akşamdan hazırladığı yemeğin nerde olduğunu anlatıyor. Kocasına iş için gerekli minibüsü almak için arabasını satmak zorunda kaldığından, şimdi yaşlı bakıma muhtaç insanlara ulaşmak için otobüs beklemek zorunda olan Abbie, en sonunda bu ağır koşullara dayanamayarak hastenelik oluyor. Bunun öncesinde hiç kimseye hiç bir kötü söz söylememiş olan Abbie, kocasına iş veren Mahonny’e telefonda küfrediyor.

Filmin bana göre en etkileyici sahnesi akıllara, Ben, Daniel Blake filmindeki genç kadının açlığa dayanamayarak fasulye konservesini avuçla yeme sahnesini getiriyor.

Çocuklarına zaman ayıramayan Turner ailesi, oğulları Seb’in okula ilgisiz kaldığını, devamsızlık yaptığını, bunun yerine duvarlara sprey ile bir şeyler karaladığını fark edince dünya başlarına yıkılıyor. Seb ise okula gidip babası gibi boktan bir işe sahip olmak istemediğini dile getirince Ricky anlamlı bir karşılık veremiyor. Polisten oğlunu aldığında, oğlunun hırsızlık yaptığını öğrenen Ricky, Seb’e bizim ailede hiç bir şey çalmak yok deyince oğlu Seb sadece bir kaç sprey tüpü arakladığını, bunu da köşedeki bakkal amcadan değil büyük marketler zincirinden birinden götürdüğünü anlatıyor.

Daha önce ezilmiş insanların öykülerinde iş ahlakı, etik değerlerini sürekli vurgulamış olan Loach, bu kez duvara toslayan bu tutumun ve yeni anlayışların üzerine düşünmemiz gerektiğini vurguluyor. Sürekli gelişen ve ilerleyen toplumun, ezilenler açısından bedelleri kısmında bilişim teknolojisinin bütün iş süreçlerini bant işçiliği gibi örgütlediğine vurgu yapılıyor.

Ken Loach yeni filmiyle tekrar Cannes Film Festivali’nin yarışmalı bölümüne davet edildi. İki kez Altın Palmiye’yi kazanan yönetmen eğer üçüncü kez bu ödülü alsaydı Cannes tarihinde bu bir ilk olacaktı.

Sonuna kadar büyük bir heyecanla, zaman zaman gözyaşlarıyla izlediğimiz filmin son bölümünün maalesef biraz fazla zorlandığını, filmin işlenmesinde biraz daha incelik ve zerafetin eksikliğini hissetttiğimizi, hazır formüllerin bu güzel filmin değerini maalesef azalttığını da belirtmek istiyorum.

Bütün bunların yanında, mahrem ve güzel bir filmi yaşamak, hergün bize paket taşıyanların, yaşlılarımıza bakanların hayatlarına tanık olmak istiyorsanız kesinlikle bu filmi kaçırmayın derim.

 

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi

www.haberpodium.ch. İsviçre gündemi, haberpodium, isvicre vatandasligi, isvicre haberleri

Daha önceki ressamın başaramadığı, tamamlayamadığı portreyi yapmak üzere Kontes tarafından görevlendirilen Marianne (Noemi Merlant) genç kız ile vakit geçirmeli ve geceleride aklında kalanlarla portreyi oluşturmaya çalışmalıdır. Zira Heloise (Adele Haenel) model olarak durmayı kabul etmez. Aslında evlenmeyi de istememektedir. Ablasının evlilikten az önce hayatını kaybetmesi üzerine onun yerine bu görevi üstlenmesi gerekmektedir. Henüz manastırdan yeni çıkmış Heloise ablasının hatırası ile dopdoludur.

Onsekizinci yüzyılda Bretanya’da (Fransanın kuzey batısı) geçen filmde Marianne genç kızın portresini gerçekleştirebilmek için onu gözlemeye başlar. Nihayetinde işini tamamlayıp yaptığı portreyi genç kıza gösterdiğinde çok büyük tepki ile karşılaşır. Resmettiği ilk portreyi parçalayan Marianne, Kontesin adayı bir dönem için terketmesi ile birlikte bu verili özgürlük ortamında hem Heliose’a daha yakınlaşır hem de hizmetçi Sophie’ye. Zavallı Sophie önceki ressam tarafından hamile bırakılmıştır ve bu çoçuğu doğurmayı kesinlikle istememektedir. O dönemdeki kürtaj yöntemlerini, şifalı otları hep birlikte hazırlayan üçlü, onları kısıtlayan kıstıran erk ilişkilerinin dışında bir araya gelince aradaki mesafenin kısalmasının yanında üreticiliklerinin de arttığını gözlemlerler.

Wirginia Woolf’ün önemli eseri Kendine Ait Bir Oda’da savladığı gibi kadınların kendilerini gerçekleştirebilmeleri, yaratıcılıklarının ortaya çıkabilmesi  için, erkek egemenliğinin dışında bir mekana ihtiyaçları vardır. Marianne Heloise’i gözlemledikçe ona olan tutkusu, Heloise’te karşılık bulması aralarında yavaşça alevlenen ateşin onları sarmalaması, cızırdayan odun ateşi, dalgaların bakir doğasında, kayaların çıplaklığında, rüzgarın otları okşamasında görünce izleyicilerde bir kadının gözüyle aşkın nasıl oluştuğunun şahidi oluyor.

Yönetmen Sciamma kadın bakışını sinemaya taşıyan gerçekten çok etkileyici güzel bir kadın filmi yapmış, ama sadece kadınlar için değil. Kadının aşkı sevgiyi cinselliği nasıl yaşadığını merak eden erkeklerin de mutlaka izlemesi gereken bu film de estetikle temanın bu güzel buluşması Cannes Film Festivalinde en iyi Senaryo ve Kuir ile ödüllendirilmişti.

Yılın bu nadide pırlantasını kesinlikle kaçırmayın.