AYIN FiLMLERi; Roads ve Synonymes (Eşanlamlılar)

94

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

a.demirden@gmx.de

 

 

Roads

Bu ay gençlere ve genç kalanlara yönelik iki film önerisi ile karşınızdayım.

Roads filminin yönetmeni Sebastian Schiper, özellikle Victoria filmiyle zihinlerimizde yer edinmişti. Tek bir çekimde,140 dakika boyunca Berlin gecelerini anlatan film, 2015 yılında neredeyse fiziksel- anatomik bir etkiyle hepimizi büyülemişti. “Böyle bir film geçmişinden sonra insan daha ne anlatabilir?“ diye düşünürken, Schiper yine arkadaşlık-dostluk temasını bu kez gerçekliğin sert kalıplarını es geçmeden anlatmaya kalkınca, tek çekim gibi formel bir cendere içinde bunu gerçekleştirmenin mümkün olamayacağını fark ediyor.

isvicre gündemi, www.haberpodium.ch

Fas’ta annesi ve üvey babası ile tatil yapan Gyllen (Fionn Whitehead), annesinin üvey babasının karşısında zayıflığına dayanamayarak, üvey babasının karavanına atlayıp bir an önce onlardan ve oralardan uzaklaşmak hedefiyle, Fransa’da yaşayan babasına doğru yola çıkıyor. Ancak araba stop ettiğinde tekrar nasıl çalıştırabileceğini bilemeyen Gyllen, William’ın (Stephane Bak) yardımıyla bu problemi aşıyor.

William ise, kardeşinin en son Fransa’da bir yerde olduğu bilgisine sahip. Ancak şimdi nerede, acaba hala yaşıyor mu bilmiyor ve abisini bulmak için yollara düşüyor. Avrupa için geçerli bir pasaportu da yok. Gyllen bu anlamda üstün konumda ama William da arabalardan anlıyor, Kongo tarihini ve insanların davranışlarını çok daha iyi analiz edebiliyor.

Yolda karşılaştıkları eski hippinin kolayca ağına düşebilecek kadar naif olan Gyllen, hayatın zorlukları içinde pişmiş William ilk önce karşı kutuplarda gibi görünseler de dost, yoldaş olmayı başarıyorlar. Yolun sonundaki hedefleri tam anlamıyla gerçekleşmese de ikisi de başladıklarından çok ayrı yerde olduklarının bilincindeler. Biri patchwork ailenin sorunlarıyla dolu iken, diğeri sınırlarını sıkı sıkıya kapatmış Avrupa’nın dışlayıcı mekanizmaları arasında var olmaya çalışıyor.

Yönetmen Schiper, Buddyfilm diyebileceğimiz bir form içinde günümüzün sorunları karşısında gözünü kapatmaktan yana değil. Aksine bu formun gereklerinin dışına çıkarak, belki dramatik yapının yaralanmasını dahi göze alarak, Calais’te binlerce mültecinin trajedilerini es geçemiyor. İyi ki öyle yapıyor. Ve biz, yaşanan acıların tanıklığının bile sağaltıcı etkisiyle dostluğun, yoldaşlığın önemini bir kez daha kavrıyoruz.

 

Synonymes (Eşanlamlılar)

isvicre gündemi, www.haberpodium.ch

Yoav (Tom Mercier), 3 yıllık zorunlu askerlik yaptığı İsrail’i arkasına bakmadan terk ederek soluğu Fransa’da alır. Artık bir kelime dahi İbranice konuşmak istememekte ve kendisini tamamen Fransızca’ya ve sinonimlerine adamıştır. Sokaklarda dolaşırken devamlı olarak bu eşanlamları terennüm ederek, turistler gibi gördüğü her şeye hayranlıkla bakarak değil, kafası öne eğilmiş bir an önce buranın yerlisi olmaya çalışmaktadır.

Uzun uğraşlar sonucu bulduğu bir apartman dairesinde kendini biraz ısıtmak için sıcak suyun altına bıraktığı anda bütün eşyaları çalınır.

Artık çırıl çıplak kalmıştır. Merdiven sahanlığında, koridorlarda yardım çığlığına önce kimse bir tepki göstermese de, neredeyse donacakken, büyük bir fabrikatörün oğlu olan Emile (Quentin Dolmaire) ve sevgilisi Charlotte (Louise Chevilotte) onu sarıp sarmalarlar.

Emile yazar olmaya çalışmaktadır ama anlatacak öykü bulmakta sıkıntı çekmektedir, Yoav ise parasızdır ve sorulmadan öykülerini anlatmaya başlar. Charlotte neredeyse sürekli bir hareket halinde olan Yoav’dan, erkekliğinden hem çekinir hem de ona doğru çekim gücüne kapıldığını fark eder.

Hepimizin kafasındaki altmışların Fransa’sından, yeni dalga akımından Jules ve Jim ya da Son Metro geçerken yönetmen Nadav Lapid; bu zamanların geride kaldığını, hatta hiç olmadığını, bu yanılsamanın sadece yeni gelenlerin kafasında yaşadığını, artık ulusalcılığın ve kadın erkek ilişkilerinin yerini yeni cinsel yönelimlerin arayışların aldığını, ulusalcılığın diğerlerini reddetme, yok etme formuna ulaştığını usulca karakterleri üzerinden fısıldar.

Kendi ülkesini terk edip bir an önce geldiği ülkede kendine yeni bir kimlik edinmek isteyen Yoav kaçtığı milliyetçiliğin Fransa’da tekrar karşısına çıkması ile – bir göçmen olarak Marseille marşını öğrenmek zorunda kalınca- buna olan tepkisini göstermekten kaçınmaz ama gelecek kurgusunun geçmişten bağımsız olamayacağını da kavrar.

Bir pop şarkısı eşliğinde (Pink Martini; Sympathique) yaptıkları atış talimlerini anımsayan Yoav, eğlenceli ritimlerle ölüm arasındaki mesafeye kıstırılmıştır.

Berlinale Film Festivali’nin büyük ödülü olan Altın Ayı’yı kazanan bu filmi okurlarıma öneriyorum.