Ayhan Demirden-www.haberpodium.ch

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

a.demirden@gmx.de

 

 

 

 

If Beale Street Could Talk

www.haberpodium.ch

Yönetmen Barry Jenkins Oscar ödüllü filmi Moonlight ile aynı zamanda senaryosunu yazdığı James Baldwin’in romanından uyarlanan Beale Street romanı da, filmi de aynı şekilde başlıyor;“…Burası Beale sokağı, New Orleans’ta bir sokak, babamın, Louis Amstrong’un ve Jazz’ın doğduğu yer. Amerika’da doğan bütün Siyahlar Beale sokağındandır, her Amerikan şehrinin Siyahlar mahallesinde muhakkak Beale Sokağı vardır, Beale Sokağı bizim mirasımızdır…“

Fonny (Stephan James) ve Tish (KiKi Layne) küçüklükten beri birbirlerini tanımaktadır. Fonny ağaç oymacılığı ile enteresan figürler yaparken Tish büyük bir AVM’de tezgahtar olarak çalışmaktadır. Birbirlerine sırılsıklam aşık olunca bir an önce kendilerine ait bir ev aramaya koyulurlar. Ev bulmak hiç kolay değildir. Çünkü hem gelirlerleri kısıtlıdır hem de ırkçılıktan dolayı sadece en kötü yerler siyahlara uygun görülmektedir.

Tish’in perspektivinden anlatılan hikaye romana uygun olarak sergilense de yönetmen Jenkins’in orjinalden ayrıldığı sahneler ayrı bir güç kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Tish’in Metro’da giderken ilk kez sevişmelerini hatırlaması, birbirlerini yıllardır tanımalarına rağmen her ikisinin de belli belirsiz utangaçlığı ama birazdan olacak olanın çekiciliği, yanlış yapma korkusu, acaba iyi kokuyor muyum çekincesi, yanaklarının hafif kızarıklığı, iştahlı dudakları öyle güzel sahneleniyor ki kutsal aşk tanrısına biat ediyorsunuz. Ama bu güzel anlar maalesef Fonny’nin hapse girmesiyle son buluyor. Hapis Fonny için özellikle acı verici çünkü daha önce bu dünyada onu var eden iki şey olduğunu söylemişti. Oymacılık için kullandığı bıçak ve sevgilisi Tish. Şimdi her ikisinden yoksun olarak sadece bir camdan duvarın ardında gördüğümüz Fonny acının cisimleşmiş hali gibi görünüyor.

Irza geçme suçu ile hapse tıkılan Fonny’nin o saatte orada olmadığını, şehrin öbür ucunda olduğunu söylemesi yeterli olmuyor. Bütün sistem ırkçılık üzerinden işlediği için, tehdit ve korku ile ona gösterdikleri insanlardan birini tecavüzcü olarak tespit etmesini istedikleri zavallı Porto Riko’lu kızın tecavüze uğradığı bile tam belli değil. Tish’in annesi, kızı Porto Riko’da bulduğunda anlıyor ki burada insanlar Amerika’daki siyahlardan daha da kötü koşullarda yaşıyorlar.

Barry Jenkins olaylardan çok kahramanlarının üzerine yoğunlaşıyor ve Moonlight’ta olduğu gibi ağır çekimlerle olayı tam olarak gözetlememizi istiyor. Olayı değil olayın yüzümüzde yansımalarını filme geçiriyor, böylece satır aralarını okumayı sevenlere alan açıyor.

Bu tabii James Baldwin’in eserini çok iyi özümsediğini, onu resimlerken hiçbir şeyin heder olmasına izin vermemek kaygısıyla bizim duyargalarımızı harika müzikle sonuna kadar açarken, ardından harika resimlerle gün batımında ya da bir parkın içinde aptal güzel bir aşkla yürüyen sevgililerin bu mutluluğu ve onlara bu mutluluğu çok gören ırkçı sistemi ete ve kemiğe büründürüyor.

Bazen bir Jazz parçası gibi ana tema belirlendikten sonra her enstrümanın bunu nasıl yorumladığını dinler gibi; hem genel sorunsalı hiç unutmayan (ırkçılık) hem de öznelerin ayrı ayrı neler hissettiğini bize yansıtan bu güzel filmi hararetle tavsiye ederim.

A Star is Born (Bir Yıldız Doğuyor)

www.haberpodium.ch

Bradley Cooper’ın ilk yönetmenlik denemesi, defalarca filme çekilmiş çok eski bir öykü. Bizlerin hayalinde tabii Barbra Streisand ile çekileni hala canlı.

Fiziksel dezavantajlarına rağmen yetenekli bir şarkıcının yıldız haline gelirken hangi bedeller ile karşılaştığına yoğunlaşan bir güzel acıklı aşk öyküsü…

Jackson Maine (Bradley Coooper) country-rock baladlar söyleyen çok meşhur bir sanatçıdır. Büyük arenaları tıklım basa doldurmasına, şarkılarını bütün arena birlikte söylemesine rağmen, sahneden indiği anda viski şişesine, yetmezse diğer uyuşturuculara sarılıyor. Melankolik yapısını ancak içki ve uyuşturucu ile bastırabilen Maine, bir gün Quer bir barda Ally’i (Lady Gaga) şarkı söylerken görünce bu yetenekli kıza aşık oluyor. Bundan sonra Ally için yeni kariyer basamakları yukarı doğru çıkarken, Jackson Maine bu basamaklardan aşağıya doğru yuvarlanıyor.

Bu filmi benim için çekici kılan Bradley Cooper’ın Jackson Maine rolüyle söylediği eski Eagles benzeri, gitarın bir başka tınladığı parçalar kadar, bir sanatçının yaratıcılığına tanık olmamıza izin vermesi. Ally büyük bir kadın duyarlılığı ile feminist bir aura yaratırken, çok maço görünen Maine sert gerçekliğin şarkısında sınıfta kalıyor. Yenemediği geçmişi onu giderek avucunun içine alıyor. Genç Ally sevgilisi ile gelecek kariyeri arasında tereddüde düşünce Maine ona şöyle soruyor: “Ben sana niye yetmiyorum? “Ally bir bakışı ile her şeyi anlatıyor aslında. Çünkü ben kendimi gerçekleştirmek kendi şarkılarımı söylemek istiyorum. Gerçi İngiliz menejer elektronik ve sözde yeni müzik stilini Ally’nin müziği olarak belirlemeye de başlıyor. Seyircinin, kıskançlığın pençesinde kıvranan Jackson Maine’yi görmek istemesine böylece bir yanıt veriliyor. Evet her şey çok kişisel ama burada hazır lop kavramlarla açıklanamayacak bir davranış sanatla ve varoluşla ilgili bir ayrım olduğu vurgulanıyor. Ally ise yoluna devam ediyor. Emmy ödülünü aldığı gecenin içine, sözcüğün gerçek anlamıyla eden Jackson Maine için ise son kaçınılmaz hale geliyor.

Bradley Cooper önceki versiyonlardan farklı olarak bir yıldızın doğuşundan çok bir yıldızın çöküşüne odaklanınca ister istemez filmin ikinci yarısında aşağıya doğru bir ivmeyi engelleyemiyor.

Bütün bunlara rağmen hem Lady Gaga’nın (gerçek ismiyle Stefani Germanotta) makyajsız nasıl göründüğünü merak edenlerin meraklarını giderebilecekleri, güzel sesinden güzel şarkılar dinleyebilecekleri, gelen baharla bizi tazeleyebilecekleri gerekçelerimle, bu filmi görün, baharı karşılayın derim.