Ayın Filmleri: Green Book (Yeşil Rehber) – Roma

153

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

a.demirden@gmx.de

 

 

 

 

 

 

Green Book- Yeşil Rehber

isvicre haberleri, isvicre gündemi, www.haberpodium.ch

Kurtarıcı kahraman Beyaz klişesini kanırtmadan seyredilebilir bir yol hikayesine dönüştüren Peter Farrelly’in geçtiğimiz yılın gözde yapıtı Yeşil Rehber, aynı zamanda ödüller için de en önemli adaylardan biri olmayı başardı.

Amerika’da 60’lı yıllarda hüküm süren ırkçılıktan dolayı Afroamerikalıların kalabileceği otelleri, benzin alabilecekleri istasyonları, içki içebilecek ya da karınlarını doyurabilecek bar ve restoranları listeleyen Yeşil Rehber olmadan Amerika’nın güney eyaletlerine seyahat Afroamerikalılar için ölümcül tehlikeler barındırıyordu.

New York’ta 60’ların ünlü gazinosu Copacabana’da çalışan Tony Lip-Vallelonga (Vigo Mortensen), tadilat dolayısıyla bir kaç ay işsiz kalır. Kazandığı para ile zaten kıt kanaat geçinen Tony, şoför olarak bir iş başvurusunda ilk kez Don Shirley( Maharshala Ali) ile karşılaşır. Don Shirley doktor olmasına doktordur ama tıp doktoru değildir. Eğitilmiş, kibar güzel giyinen, güzel konuşan Don Shirley aynı zamanda Afroamerikandır. Tony evindeki bir tamir işinde limonata içen iki Afroamerikalının bardaklarını çöpe atmış bir ırkçı olarak durumu garip bulsa da eğer üniforma giymeyecekse ve giysileri hazırlamayacaksa işi kabul edebileceğini söyler. Çünkü dönemin şartlarında haftada 120 dolar kolay reddedilecek bir para değildir. Don Shirley zaten dünden razıdır, aynı zamanda koruma görevini üstlenecek güvenilir birini bulmak hiç de kolay değildir. İki aylık turne için yola çıkılır ve her yol filmi gibi, yolun sonunda hiç kimse yola çıkan kişi değildir.

İlk uğradıkları güney kentinde biraz acemi davransalar da bir süre sonra New York’tan uzaklaştıkça şartlarda daha sert olmaya başlar. Don Shirley çok seçkin müzik hollerde sanatını icra ederken akşamlarını çok kötü izbe yerlerde geçirmek zorundadır. Bazen tuvaleti kullanması bile yasaklanır. Kaba saba eğitimsiz Tony hizmetkarı olduğu insanın sırf derisi yüzünden uğradığı muameleye tanık oldukça sorunun sınıflar üstü yapısını yavaşça kavrar. Bu arada Don Shirley uğradığı haksızlıklar zincirine karşı her gece bir şişe viskiyi devirerek yalnızlığına ilaç arayışındadır.

Tony, problemin yani Don Shirley’in kendisin daha iyi hissedeceğini düşünerek ‘normal’ zenciler gibi davranmasını sağlamaya çalışır. Çalışırken Kentucky Chicken gibi harika tavuk kızartması yemek ya da dönemin gözde pop cazcıların müziklerini söylemek hiç olmazsa ona yalnız olmadığını gösterecektir. Klasik müzik eğitimi almış olan Don Shirley’nin en büyük yarası zaten budur. Klasik müzik icra etmesi ırkçı nedenlerle hor görülen Shirley, sonunda klasik müzikle caz arasında bir müzikte karar kılarak iki toplumun birbirinden uzaklığına merhem olmaya çalışmaktadır…

Yeşil Rehber, eski anlayışları hala bir çözüm önerisi gösteren yapısıyla, yani beyazlar ve Afroamerikanlar birbirini yakından tanırlarsa problemin ortadan kalkacağını savunan yapısıyla, son tahlilde iyi beyazın kötü durumdaki zenciyi kurtarmasıyla ve yeniden ırkçı yapıyı kurmasıyla çok eleştirebilecek bir durumdan harika oyuncuların sayesinde biraz sıyrılabiliyor.

Tony’de, Vigo Mortensen’i, iyi ve kocaman kalpli ırkçıyı o kadar iyi oynuyor ki ondaki her olumlu gelişme bize sonsuz bir zevk veriyor. Aynı şekilde Maharshala Ali zaman zaman Vigo’nun abartılı tavırlarını karşılarken küçük bir oyunculuk resitali sergiliyor.

Seyri çok zevkli ama fikri sorunlu oyunculukları ve komik anların zamanlaması son derece yaratıcı bu filmi izleyin derim.

Roma

isvicre haberleri, isvicre gündemi, www.haberpodium.ch

Alfonso Cuaron, Gravity’den 5 yıl sonra tekrar kendinden söz ettiriyor. Venedik’teki büyük ödülle birlikte dikkatleri üzerine çeken film, yönetmen Cuaro’nun hayatından kesitler taşırken, sadece Cuaro’nun değil aynı zamanda Meksiko’nun da biyografisi olmayı başarıyor.

Daha ilk sahnesiyle şiirsel bir şölenin bizi beklediği müjdeleniyor. Karo kaplı bahçenin sıklıkla yıkanması gerekiyor. Hem köpekler dışkılarını buraya yapıyorlar hem de kızgın parlak güneşin sıcaklığını bir nebze olsun frenlemek için. Cleo (Yalitza Aparicio) sabırla ve sakince yerleri paspaslarken giderin tıkanması sonucu biriken suda gökyüzünden geçen büyük bir yolcu uçağının yansımasını görüyoruz. Evet bu öykü Meksiko’da geçiyor ama başka hikayelerde var der gibi.

Cleo, çocuk bakıcısı ve hizmetçi olarak çalıştığı bu evde ailenin dört çocuğuna ve kızına duygusal olarak çok düşkün. Çocuklar da ona. Her zamanki gibi damda çamaşırları toplayan ve katlayan Cleo küçük çocuğun oyununa katılıyor. Ufaklık ölü olduğu için konuşmadığını söyleyince onun başı ucuna yatan Cleo ölü olmanın hoşuna gittiğini söylüyor. Çünkü çalışmak zorunda değil. Sonra kamera onların üzerine göğe doğru kayıyor. Sanki yükselen ruhlarını yakalamak ister gibi…

Cuaron daha öncede uzun planlarla anlatımı yeğlediğini bize göstermişti. Bütün mizanseni kameranın görüş açısına göre düzenleyen yönetmen, bu komplike ve çok zor olan yöntemin avantajlarından vazgeçemiyor. Zira bir dönem sonra izleyici ister istemez kendini olayların merkezinde yer almış olarak hissediyor. Siyah- beyaz çektiği bu filminde bir yandan hatıralara bir estetik yakınlaşma sağlanırken diğer yandan, büyük kontrast zenginliğinden dolayı arkada görünen hikayelerin kaderlerini de görünebilir kılıyor.

Bir türlü temizlenemeyen köpek pisliği, büyük Amerikan arabalarının sığmadığı bahçe-garaj girişi bütün varlığa rağmen uyuşmayan sistemleri faş ediyor. Baba ara sıra eve geliyor ve çok meşgul tabii. Yeni ve genç sevgilisi için çocuklarının annesini, Sofia’yı (Maria de Tavira) terk ediyor. Sofia kocasının onları terk etmemesi için gururunu ayaklar altına almasına rağmen adamın arkasına bakmadan gitmesine engel olamıyor. Bir hayli içki içtikten sonra eve kocasının kocaman arabasıyla dönen Sofia, arabayı bahçe garaj içine duvarlara çarpa çarpa bir hayvan gibi çığlıklar attırarak park ederken sadece kocasından intikam almıyor, Cleo’ya erkeklerin hepsinin aynı olduğunu, hiçbirine güvenmemesini tavsiye ediyor ve kadınların kaderinin aynı olduğunu söylüyor.

Tabii hayat Cleo için hiç de aynı olmuyor. Sevgilisinden hamile kalan Cleo adamın çocuğu duyar duymaz onu sinemada film seyrederken terk etmesi, ama hamileliğinin aynı zamanda işten atılması için bir neden olması sebebiyle korkuyor.

Çocuk için beşik ararlarken mağazanın ikinci katından Meksiko yakın tarihinin en kanlı katliamı Corpus Christi’ye tanık olan Cleo, aynı anda doğum sularının akmasıyla hastaneye kaldırılıyor ve burada bebeğini kaybediyor. Yani tarih herkes için aynı şiddette akmıyor. Kendisi yüzme bilmeyen Cleo, çocukları boğulmaktan kurtardıktan sonra ancak bebeğin doğmasını istemediğini itiraf edebiliyor. Hem de büyük bir özverinin mümkün kıldığı bir güvenle. Herkes oturmuş televizyonda bir komedyeni seyrederken kendini ailenin ayrılmaz parçası gören Cleo, babanın çay istemesi sonucunda Sofia tarafından çay hazırlamaya gönderiliyor. Ne zaman “hah şimdi ailenin üyesi oldum“ dese de yeni bir görev onu hazır bekliyor.

İşte böyle ayrıntılarla dolu bu güzel film anları şiirselleştiriyor. İyi ki sinema var, yoksa böyle bir şeyi nasıl aktarabilirdik diye binlerce kez şükür ediyoruz.

Kendinizi kesinlikle bu şölenden mahrum etmeyin.