İsviçre Üzerine III: Göçmenlerle Birlikte Yaşam

745

Bülent Kaya

Siyaset Bilimci ve Araştırmacı

bkaya@sunrise.ch

 

 

 

 

“İş gücü çağırdık, ve insanlar geldi”. İsviçreli hümanist yazar Max Frisch’in  1965 yılında söylediği bu söz sadece dönemin sezonluk isçilerinin yaşam koşullarına dikkat çekmiyordu, on yıllar sonrasının en can alıcı noktasına da işaret ediyordu; Birlikte Yaşamak.

İşin varsa ne mutlu sana, fazla bir şey isteme…

1980’lerin başlarına kadar İsviçre, göçmenlerin işlevini sadece iş ve çalışma sürecinde görmekteydi. Çalışmak için “hoş gelen” göçmenler, iş dünyasının onlarsız olmazsa olmaz parçasıydılar. Sosyal alanda ise bir “problem” olarak algılanırlardı ve gizli ırkçılığa maruz kalırlardı. Alexander J. Seiler’in 1964 yapımı belgesel filmi “Siamo Italiani – Die Italiener” 500 bin İtalyan göçmenin İsviçreliler tarafından nasıl insan yerine konulmadıklarının tanıklıklarıyla doludur. Gariptir ki, yarım asır sonra İsviçrelilerle İtalyan göçmenler birbirlerine iyice karıştılar; İsviçreliler biraz İtalyanlaştılar, İtalyanlar da biraz İsviçrelileştiler. “Atı atın yanına bağla ya huyundan ya tüyünden…”. Amerika’da göçmenler üzerine yaptıkları çalışmalarla tanınan Chicago Okulu’nun sosyologları, göçmenlerin 3. kuşaktan sonra gönüllü asimilasyona doğru evrimleştikleri tespitini yaparak bu atasözün geçerliliğini biraz da olsa doğruluyorlar.

Acaba diğer milletlerden göçmenler de, İsviçre’nin en eski göçmen grubu olan İtalyanlarla aynı kaderi paylaşabilecekler mi? Örneğin siyah Afrikalı Hıristiyan göçmenler, Katolik İtalyan veya İspanyol göçmenler kendilerini İsviçre toplumunun melez dokusuna ait hissedebilecekler mi? Müslüman göçmenlerin dini-kültürel değerleri birlikte yaşamın önünde önemli bir engel olarak mı algılanacak, yoksa İslam İsviçre toplumunun doğal bir parçası mı olacak? Müslümanların üçte birinin kendi vatandaşı olduğu bir ortamda İsviçre, İslam dinine nasıl bir toplumsal statü verecek?

Yavaş yavaş adımlarla açılım: bir İsviçre klasiği

www.haberpodium.ch

İsviçre toplumu birçok göçmen grubu ve aidiyet çeşitliliğini içinde barındırıyor; 10’ dan fazla dini topluluk, 190’dan fazla milletten insan yaşıyor İsviçre’de. Geç de olsa 80’li yıllar öncesine egemen göçmen algısında (sadece iş gücü) belli bir revizyona gitmek zorunda kalan İsviçre için bu toplumsal çeşitlilik, ortak yaşam açısından şüphesiz bir zenginlik ama, bir o kadar da büyük bir bahis oluşturmaktadır. Zira göç kaynaklı dini, kültürel, dilsel ve yaşam stili gibi farklılıklar hem dikey hem de yatay olarak İsviçre toplumunu derinleştiriyor. Toplumu ve kurumlarını bu yeni dinamiğe adaptasyona zorluyor.

Sosyolojik olarak “yabancı-yerli” ekseninin önemini yitirdiği, göç sonrası, melez ve aşırı heterojen bir topluma doğru evrimleşen İsviçre, kurumsal açıdan da kendini açma ve yenileme sürecine yavaş ama pragmatik bir şekilde girmiş oldu. Henüz yeterli düzeyde olmazsa da birçok kurum bünyesinde farklılıkların idaresi pratiğine yöneliyor, kurum personelinin toplumsal farklıkları yansıtması yönünde önlemler alıyor.

İlginçtir ki, 1980’li yıllarda İsviçreli siyasi partiler bizleri şenliklerinde döner yapmak için çağırırlardı, şimdi ise seçim listelerinde veya komisyonlarında yer almamız için çağırıyorlar. Bu örneği başka alanlarda çoğaltabilmek mümkün. Bunlar küçümsenemeyecek ama bugünden yarına da hemen her tarafta birden gerçekleşmeyecek birer açılım adımlarıdır. Yani karşılıklı etkileşim bir süreç olarak hem biz göçmenleri hem de İsviçrelileri değiştiriyor. Bu dinamiği görmemezlikten gelmek her iki tarafa da yapılacak büyük bir haksızlık olur. Ne var ki, süreç yavaş işliyor – İsviçre’de işler genellikle böyle ilerlese de- üstelikte hiçbir şey güllük gülistanlık ta  değil.

İsviçre toplumunda yabancı algısı

“İsviçre’de Birlikte Yaşamak” anketinin sonuçları

Sosyolojik araştırmalar bir toplumun farklılıklar karşısındaki tavrını bu toplumun farklılıkların varlığından kendini ne kadar rahatsız hissedip etmediği, farklılıklara karşı hoşgörü, tolerans, ayrımcılık ve ırkçılık düzeyinin hangi boyutta olduğuyla açıklar.

İsviçre İstatistik Dairesi 2016 yılında gerçekleştirilen “İsviçre’de Birlikte Yaşamak” adlı anketin sonuçlarını geçtiğimiz ay açıkladı. Bu ankete göre toplumun %36’sı milliyetinden, dininden veya derisinin renginden dolayı farklı olan insanların varlığından rahatsızlık duyduğunu, göçmenlerin iş bulma olanakları azaldığında ülkelerine geri gönderilmesi gerektiğini düşünüyor. Yabancıların varlığından dolayı kendisini tehdit altında hissedenlerin oranı ise hayli düşük (%16). Ama büyük bir çoğunluk göçmenlerin daha fazla haklara sahip olması gerektiği görüşünde. Örneğin aile birleşimi (%60) ve ikinci kuşağa vatandaşlığın doğuştan tanınması (%56) konularında. Politik haklar alanında ise toplum yarı yarıya bölünmüş durumda. Bunda şaşıracak bir şey yok, zira İsviçrelilerin algısında doğrudan demokrasinin nimetlerinden yararlanmak – seçimlerin dışında, inisiyatif ve referandumlarda oy kullanmak – vatandaş olmakla vatandaş olmamanın da sınırın belirliyor.

www.haberpodium.ch

Anket, 11 Eylül 2001 kule saldırılarından sonra göçmenlerin ağırlıkla güvenlikçi perspektifle algılanmasının hala devam ettiğini gösteriyor. Ankete katılanların %65’i yabancıların “güvenlik sorunu” oluşturduklarını düşünüyor. Toplumda yabancı algısı artık eskiden olduğu gibi iş eksenli değil. Yeni algının referansını “yerlilerin işlerini ellerinden alan yabancılar” oluşturmuyor. Zira toplumun %68’i yabancıları işsizliğin potansiyel artmasından temel sorumlu tutmanın doğru olmadığını düşünüyor.

Müslüman algısı eşittir en büyük sosyal tansiyon

Anketin incelediği üç gruptan Müslümanlar en güçlü sosyal tansiyon nedeni olan grup olarak algılanıyor. Negatif özellikler sorulduğunda, ankete katılanların %17’si Müslümanları, %12’si Yahudileri, %8’i ise Siyah Afrikalıları işaret etmekteler. Müslümanlar %14 gibi bir oranla ankete katılanların en çok karşı oldukları grupların başında geliyor. İkinci sırayı ise %10’la Siyah Afrikalılar oluşturuyor. İsviçre toplumu, Müslüman olarak gördüğü herkesi belli bir İslam algısı ile özdeşleştirmeyip, onların İslam dini ile ilişkilerinin çeşitliliğini dikkate aldığını söyleyebiliriz. Zira toplumda İslam’a duyulan kuşku (%33) Müslümanları istememek duygusundan daha güçlü (%17).

Ayrımcılık ve ırkçılık: endişe verici sosyal bir gerçeklik

Irkçılık ve ayrımcılık göçmenlerin en çok yakındıkları, bazen de abartılı bir şekilde her şeyin tek sorumlusu olarak gördükleri önemli bir problemdir. İsviçre toplumu açısından da kabullenilmesi zor, bazen de abartılı bir şekilde varlığı küçümsenir. Ankete katılanların %27’si bir gruba aidiyetlerinden dolayı son beş yıl içerisinde en az bir tip ayrımcılığa maruz kaldığını belirtiyor. Milliyetinden dolayı ayrımcılığa maruz kalma %54 ile en önemli ayrımcılık nedenini oluşturmaktadır ve iş piyasası %46 ile ayrımcılığın uygulandığı en önemli alan olarak öne çıkmaktadır.

Bu sonuçlar, iş piyasasında milliyet bazında ayrımcılığın önemi konusunda 2003 yılında yaptığımız bir araştırmanın sonuçlarını, yaklaşık 15 yıl sonra teyit ediyor. Göçmenler bu konuda alınan önlemlerin yeterli olmadığını dillendirmekte haklılar. Avrupa çapında yapılan karşılaştırmalı araştırmaların sonuçları da –örneğin MIPEX indeksinde- İsviçre’nin ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadele önlemlerini yetersiz bulmaktadır. Avrupa Konseyi gibi bazı kuruluşlar da İsviçre Ceza Kanunu’nun 216bis maddesinin ırkçılıkla ve ayrımcılıkla mücadelede yeterli olmadığını her raporunda  belirtmektedir. İlginçtir ki, ankete katılanların önemli bir çoğunluğu (%66) ırkçılığı en önemli sosyal problem olarak görmekte. %34’ün aksine çoğunluk, bu alanda var olan önlemlerin yeterli olduğunu belirtmektedir. Bu yaklaşım İsviçre Hükümeti’nin resmi anlayışıyla çakışıyor.

Ankete katılanlar iş piyasasından sonra ayrımcılığın uygulandığı en önemli alan olarak tartışma alanını belirtmekteler. Bir önceki makalemizde bu durumdan bir çok göçmenin yakındığından söz etmiştik. İlk kez istatistiklere yansıyan bu ayrımcılık durumu sosyal yaşamda ciddi olumsuz sonuçları olabilir. Nitekim diyaloglarda ciddiye alınmama gibi bir duygu, ayrımcılığın sağlık üzerine olan olumsuz etkilerinin yanında, ayrımcılığa maruz kalan insanlarda kendi içlerine kapanma ve etkileşim süreçlerinden geri çekilme gibi bir tavrın gelişmesine neden olabilir.

İsviçre toplumu pragmatik yaklaşımı sayesinde, uyum politikasında politik çok kültürlülük gibi uç politikalar ve ideolojilerin arasına sıkıştırılmış bir uyum tartışması tuzağına düşmedi. Göçmenleri ile bir arada yaşamayı göreceli olarak belli bir çizgiye oturtabilmiş nadir Avrupa ülkelerinden birisidir İsviçre. Sosyal ve mekânsal alanda gettolaşma ve marjinalleşme yok denecek kadar nadirdir. Bu olgu anketlerde de okunabiliniyor. Ankete katılanların %56’sı göçmenlerle birlikte yaşamın sorunsuz olduğunu düşünüyor.

Tabii ki birlikte yaşam sorunu sadece İsviçrelileri ilgilendiren bir konu değil, aynı zamanda göçmenlerin de bir sorunudur. Her birey gibi göçmen topluluklarının kendileri de birlikte yaşamı nasıl algıladıkları üzerine düşünmeleri gerekiyor. Bu düşünme eyleminin kalkış noktasını şu ana kadar olan kazanımlar oluşturabilir.

Unutmayalım ki, birlikte yaşam istek ve iradesine sahip olmak için yasaya falan ihtiyaç yok. İşe önce buradan başlamak gerekir. Bundan ötesi hiç bitmeyecek eşit haklar mücadelesinin önemli ayrıntı kısmıdır.